Hayrulah's profileBafra_BafraPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
|
April 24 TEBLİĞ VE İRŞAD USULİTEBLİĞ VE İRŞAD USULÜ
"Biz insanı en güzel, en üstün surette yarattık." Her şey insan için,insanın iki dünya mutluluğu içindir. İnsanı en güzel şekilde yaratan Allah ‘ a şükürler olsun. Bize insan olma şerefini veren Allah ‘ a mahlukatın hücreleri sayısınca hamd olsun. İnsan bu kadar mükemmel yaratılmışken bulunduğu yüksek makamdan düşmesi de o nisbette kötü olmuştur. Çünkü insana verilen cüz’ i iradesini , hürriyetini yanlış kullanmıştır. Hür ve irade sahibi bulunmanın bir tezahürü olarak bu özelliğin zıddını da bünyesinde bulundurur. Yani o bir yanıyla melekût alemine aittir, diğer yanıyla da süflî, hayvanî aleme ait bir varlıktır. Bütün tarih boyunca ve bugün insanlık bu iki özellik saikiyle hareket etmiştir. Ya yüzünü tertemiz fıtratından yana çevirerek melekleri kıskandıracak mertebelere yükselmiş, ya da üzerinde yürüdüğü toprağı utandıracak derecelere, "hayvandan da aşağı"lara düşmüştür.
Tebliğ ve Davet. Bu kavramlardan ilki, ilâhi hakikatin erdirici soluğunun insanlığa ulaştırılması, duyurulması; ikincisi ise yine bu çerçevede insanlığın ilâhi hakikatin rahmet sofrasına çağırılması demektir. İşte bu anlamıyla tebliğ, “irşad” kelimesi ile örtüşmektedir. İrşad, hakikati kabul etmiş (mümin) kimseleri, imanın daha üst mertebelerine ulaştırmak maksadıyla yapılan bir “olgunlaştırma” faaliyetidir. Zira müminler, Kur’an’ın tabiriyle “kardeşler” olarak birbirlerine ilgisiz, kayıtsız ve nemelazımcı olamazlar. “İnsanları dine tatlılıkla davet edin. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Uyumlu olun, geçimsiz olmayın.” (Hadis-i Şerif; Buharî, Müslim, Ebu Davud, Nesaî) Allah insanı en güzel surette yarattı, sora insan cüzi iradesini kullanarak aşağıların aşağısına düştü.
İlk insan bir tebliğciydi,peygamberdi. İşte bu ilâhi davetin adı en genel manasıyla tebliğdir ve bütün peygamberler birer tebliğcidir. Onlar bir taraftan insanoğlunu ilâhi azaptan kurtarmaya çalışırken, diğer taraftan da yeryüzünü fitneden, bozgunculuk ve azgınlıktan korumaya çalışmışlardır. "Hiçbir kavim yoktur ki, biz ona bir hidayete davetçi göndermemiş olalım" ayet-i kerimesi işte bu hakikati ifade eder. Bu vazife yeryüzünün en büyük, en üstün vazifesidir. Bundan daha kıymetli bir vazife olsaydı, Rabbimiz peygamberlerini o vazife ile görevlendirirdi. Cenab-ı Hak insanoğlunu Rabbini bilip tanımak ve bu bildiklerine göre iç dünyasını şekillendirmek için yaratmıştır. Ona bu vazifesini hatırlatmak, bu marifete ulaştırmak için peş peşe peygamberler gönderilmiştir. Bütün peygamberlerin vazifesi irşaddır.
Son peygamber Hz. Muhammet (sav) den sonra irşad görevi varis ül enbiyaya geçmiştir. Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz'den sonra ise, irşad vazifesini enbiyanın vârisleri olarak Allah dostları, mürşidler deruhte etmişlerdir. Bu vazife kıyamete dek ehlullah tarafından devam ettirilecektir. İrşad yolunda atılan her adım, irşad sahibi için nübüvvete veraset sevabı kazandırır; zira bu vazife aslı itibariyle peygamberlerin vazifesidir. Bu vazife irşad erlerine ilâhi bir lütuf olarak verilmiştir. Bir kâmil mürşid de irşad ve terbiye işlerinin kutbudur. Onun için, kendisine tasavvuf dilinde “kutbu’l-irşad” denir. Kutub ifadesi bir sıfattır; irşadla görevli ve bu işe ehliyetli kâmil insanlar için kullanılan bir ünvandır. Kur’an-ı Hakim’de ve Sünnet’te zikredilen halife, imam ve ulü’l-emr tabirleri, irşad kutbunu da içine alır. İrşad kutbu olan zat, Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimizin gerçek vârisidir. O’nun ilmine, edebine, ruhları nur ile temizleme işine, kalpleri Allah’a çevirme mesleğine, nefisleri terbiye etme ve hayata denge verme sanatına vâristir. Bu velayet ve yetki ona halk tarafından değil, Cenab-ı Hak tarafından verilmiştir. Vazife büyük olunca, yetki ve destek de büyük olmaktadır. İrşad ve terbiyenin asıl sahibi Allahu Tealâ’dır; hidayet Onun elindedir; ancak Allahu Tealâ beşeri planda bu işi kulları arasından seçtiği kimselere yaptırmaktadır. Bu kulların başında Peygamberler gelmektedir. Peygamber olmadığı zaman bu işi onun halifeleri, vâris ve vekilleri yürütmektedir. İrşad Kutbunun Özellikleri İrşad kutbu, Allah’ın huzurunda kabul görmüş mukarrebûn makamında bir muttaki zattır; edeb ve takva madenidir. Hayırlarda en öndedir. Muttakilerin imamıdır; İlahi huzurda insanlığı temsil eder. Tebliğ insanları dine ve Allah a çağırma işidir. bu vazifenin dinî hüküm bakımından farz-ı kifaye oluşu üzerinde durmuşlardır. İşte hakkı ve hakikati tebliğ, bu bozulmaya, bu çürümeye, bu aslından uzaklaşmaya karşı bir uyarıdır. Hakka, adalete, barışa, huzura çağrıdır. İnsanın kendi nefsini ve bütün insanlığı doğru yola sevk etme çabasıdır. Tebliğ, kalpleri vahyin ilâhi ikliminde dirilmiş müminlere Cenab-ı Mevlâmız'ın verdiği bir vazife, bir emanettir. Zira O, "siz vasat (orta yolda giden) bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız" buyuruyor. Nitekim, her devirde bu vazifeyi hakkıyla yapabilecek mürşidleri yetiştirmek farz-ı kifayedir. Ayet-i kerimede: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir sınıf bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.” (Âl-i İmran, 104) buyurulmaktadır.
Tebliğ işini yapan önce söylediklerinde samimi olmalıdır. Rabbimiz, ayet-i celilede şöyle buyurur. “İçiniden hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten de uzaklaştıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmran, 104). Bu ayet-i kerime müminlere bir vazife, bir sorumluluk yüklemektedir. En yakınlarından başlamak üzere bildiği doğruları Hak rızası için insanlara ulaştırmaya çalışan tebliğciler ne kadar samimi iseler, söz ve davranışları da o kadar etkili olur. Anlatım ne kadar parlak olursa olsun, samimiyet olmazsa hiçbir netice vermez. Diğer taraftan niceleri, çok parlak hitabet gücüne sahip olmalarına rağmen, insanlara Hak adına birşey sunamadılar. Çünkü bazı yönleriyle samimi değillerdi, her şeyi kendilerinden biliyor ve her neticeyi de kendilerine bağlıyorlardı. Bugün ağzı söz yapan değil, bildiğini ve söylediğini yaşayan insanlara ihtiyaç vardır. Hakkı, doğruyu anlatan insan, bunu yaparken fevkalâde bir ruh sadeliği ve kalp safveti içinde olmalıdır.
Tebliğci ,tebliğ ettiği dini önce kendi nefsinde yaşamalıdır. Müminlerin insanları Hakk'a ve hayra davet edebilmesi için evvela kendi kalplerinin diri, yaşantı ve ahlâklarının söylediklerini tekzib etmeyecek tarzda olması gerekir. . Güler yüzlü, tatlı dilli ve munis olmalıdır. Ve en önemlisi; en güzel ve en etkili tebliğ, mücellâ dinimizi yaşamak, güzel ahlâk sahibi olmaktır. Unutmamak gerekir ki, yalancılık, riya, bencillik, adaletsizlik ve dolandırıcılığın her türlüsü ve diğer mümine yakışmayan vasıfları taşımak, Allah'ın diniyle insanların arasına perde olmaktır. Bu ayetler, yaşayan bir model sıkıntısı çeken ve bu sebeple dinî bunalımlar yaşayan günümüz müslümanlarına kurtuluş kapısını gösteriyor: Allah’ın dinini bütün gücüyle yaşamaya çalışan ve din adına verdiği hizmet için hiç bir bir ücret istemeyen nadide şahsiyetlere uymak. Bu özellikleri taşımayan din simsarlarına da aldanıp zaman harcamamak...
İmam-ı Gazalî Hazretleri'nin buyurduğu gibi, yakasında akrep olan bir kimsenin boynundaki akrebe aldırış etmeyip, eline aldığı bir yelpazeyle başkalarının burnundaki sineği kovalamasına benzemektedir. Mevlâna Halid Hazretleri'nin hassasiyet gösterdiği hususların Allah yolunda hizmet etmek isteyenlerin yolunu aydınlatması dileğiyle o yedi şartı burada özet olarak zikredelim. 1- İstanbul'a irşad görevine gidecek kimse, devlet adamları, vezir ve hakimlerin yanına gidip gelmeyecek, onlarla oturup kalkmayacak, ülfet ve ünsiyet etmeyecek. 2- Kendi adına veya tekke yahut zaviye için devlet adamlarından maaş, aylık veya bağış talebinde bulunmayacak, bu gibi şeylerden uzak duracak. Devlet bütçesine el uzatmayacak. Allahu Tealâ'nın fazlına ve keremine güvenecek. 3- Hanımı üzerine başka bir hanımla evlenmeyecek. Zira bu tür evlilikle zevk u sefaya dalıp irşad işinden geri kalabilir. 4- Mürid olsun, ziyaretçi olsun, kimsenin halkla ilgili işlerine karışmayacak, aralarına girmeyecek. Bazı şeyhlik iddiasında olanların yaptığı gibi kendine gelenlerden tevbe ve inabe parası adıyla hiçbir bağış kabul etmeyecek. 5- Hanımların öyle uluorta tekkesine gidip gelmesine müsaade etmeyecek. Belirli bir ölçü ve edebe riayet edilecek. Genç ve tesettüre riayet etmeyen kadınlar için daha fazla dikkat edecek. Bu hanımlar bu manevi yoldan istifade etmek için geldiklerinde yine dikkatli davranacak ve dinin emrettiği ölçülere riayet edecek. Çünkü dinin hükümlerine riayet ve bu yolun şartlarına yapışmak, şeytanın hile ve tuzaklarına düşmemek için zorunludur. Zira zararı gidermek, menfaat elde etmekten önce gelir. 6- Her zaman ve her işte üstadı ile irtibatını kesmeyecek, bütün meselelerini ona danışarak halledecek. Böyle yapmazsa şeytanın vesveselerinden emin olamaz. Özellikle bu yolun usül ve edeplerine muhalefet ederse zararı daha da büyük olur. 7- Dünya ehli ve idarecilerinin yaptıkları gibi dünya malı toplamaya dalmayacak. Peygamber, veliler ve salihlere uyarak kanaat üzere kalacak. Hz. Peygamber s.a.v.'in şu hadisini devamlı göz önünde bulunduracak: Ayrıca bu hizmeti yüklenecek olan halife, hiçbir zaman tevazu ve alçak gönüllülükten ayrılmayacak. Kendini beğenme, başkalarına karşı gurur ve onlarla yarışma gibi kötü hasletlere ve hallere düşmeyecek. Yalnız ilim tedrisatı ve halkı irşadla meşgul olacak. Bir rivayete göre, sağlığına zarar verecek düzeyde bal müptelası olmuş birini, ikna etmesi için İmam Gazalî rh.a.'in huzuruna getirirler. Gazalî durumu öğrendikten sonra, ertesi gün gelmelerini söyler. Ertesi gün olunca, Gazalî bal müptelası kişiye her şeyin aşırısının zararlı olduğunu, İslâm'ın herşeyde itidal ve ölçüye önem verdiğini anlattıktan sonra, balı daha az yemesini tavsiye eder. Gazalî'nin öğüdüne kulak veren bu kişi, bir müddet sonra bal müptelası olmaktan kurtulur. Lâkin yanındakiler Gazalî'nin onları neden ertesi gün çağırdığını merak ederler ve sorarlar. Gazalî cevaben der ki: "O sabah ben bal yemiştim. Balın tadı ağzımda dururken, kimseye 'bal yeme' diyemezdim. O yüzden ertesi gün gelmenizi istedim."
"Ey inananlar! Neden yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemek Allah katında en sevilmeyen bir şeydir." (Saf, 2-3) Her mümin önce kendi irşadı için hakiki bir mürşide kalbini sonuna kadar açmalı, sonra samimiyetle hal ve lisanı ile Hak Yol'u insanlara sunmaya, tebliğ etmeye gayret etmelidir. Tertemiz, ahlâk ve fazilet sahibi bir toplum olma yolunda atılabilecek en önemli ve en büyük adım budur.
Tebliğci örnek kişilikte ve örnek ahlakta olmalıdır. Bu yüzden Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'e 40 yaşında ilk vahiy indirildiğinde, kendisi her yönden kemale ermiş bir insan, sufilerin tabiriyle bir insan-ı kâmil idi. İslâm'ın ilk yıllarında müslüman olan Mekke'lilerin pek çoğu, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'in saflarına, dile getirdiği tevhid ve adalet öğretisi kadar, güzel ahlâkı ve örnek kişiliği sebebiyle katıldılar. İslâm'ın diğer bölgelere yayılması da aynı şekilde oldu. Özellikle Hindistan'da ve Anadolu'da, İslâm'a giren insanların büyük bir kısmı, buralara gaza ruhuyla giden sufilerin örnek yaşamlarına bakarak İslâm'a girdiler. Keza, Hz. Mevlanâ'nın "ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol" düsturu, müslümanların en önemli şiarlarından biri haline geldi. Büyük cihadın başlangıç noktası, insanın tebliğe kendisinden başlaması ve yayabildiği ışık nisbetinde diğer insanlara ulaşmasıdır. Şu halde bilginin bize yüklediği sorumluluk, onun gerektirdiği şekilde yaşamaktır. Bu yüzden eskiler, 'ilim satırlarda değil, sadırlardadır' demişler. Aynı şekilde, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'in güzel ahlâkını ve örnek hayatını, kendi nefsimizde idrak etmeden anlatmak, gülün kokusunu tarif etmeye benzer. O nebevî ahlâkı üzerinde taşımayan bir kişinin, insanlara tebliğde bulunması, nasihat vermesi ne kadar mantıklı ve etkili olabilir? Bugün Batı'da müslüman olan insanların çok büyük bir kesimi, İslâm'ın fıkıh anlayışını yahut kelam mezheplerini okuyarak değil, müttaki ve ihlâslı müslümanların hayat biçimlerinden etkilenerek İslâm dairesine giriyor. Tersinden baktığımızda, kalbinde iman olduğu halde İslâm'dan soğuyan insanların önemli bir kısmı da, karşılarında güzel örnekler görmedikleri için nebevî yoldan uzaklaşıyorlar.
“Lisân-ı hâl lisân-ı kâlden üstündür” gerçeğini onlar en güzel şekilde yaşıyor ve yaşatıyordu. Çevresine daima rahmet, şefkat, fedakârlık, diğergâmlık ve rıfk ile muamele eden, karıncayı bile incitmemeye azami dikkat gösteren bir “olgun insan”ın bu hali, diğer insanlar üzerinde saatlerce, günlerce atılan nutuktan elbette daha kalıcı bir etki yapacaktır. Sofilerin cemiyette eminlik sıfatı kazanması lazımdır. Bir vekil bir konu mevzuunda konuşmaya başladığın da doğrudur ibaresini bırakması şarttır .
“Uyun ,sizden hiçbir ücret istemeyip hidayet üzere hayat sürenlere” (Yasin/21) Hak yola davette rıza-yı ilâhiden başka hiçbir şeyi asıl maksat yapmamalıdır. Böyle olduğu müddetçe mübelliğ , Cenab-ı Mevlâ'nın rahmetini, Fahr-i Cihan s.a.v.'in ruhaniyetini ve büyüklerin himmetini zahir olarak bulur. Rabbimiz, bize Habibu’n-Neccar’ın dilinden çok önemli bir prensibi bildiriyor: Kişinin Allah’ın dini için uyması gereken insanda iki önemli özellik araması gerekir: Birincisi, Allah’ın dinini tebliğ ettiği için dünyalık bir menfaat sağlamaması gerekir. İkincisi de, Allah’ın istediği şekilde hayatını sürdürmeye gayret eden, yani hidayet üzere yaşamaya çalışan bir kişi olması gerekir. Allah’ın dinini dünyevi çıkarlara alet eden veya hidayet ölçülerinin dışında bir hayat sürenlere ise uyulmaması gerekiyor. Bu Allah’ın isteğidir. Ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, makamı ve ünvanı ne olursa olsun, bu iki ölçüye uymayan kişilere kesinlikle itibar edilmemesi gerekir.
Allah ın dinine davet eden merhamet sahibi olmalıdır. “- Ah keşke halkım bir bilseydi! Bilseydi Rabbimin beni affettiğini ve ikram görenlerden eylediğini...” (Yasin/26-27) Fakat artık Antakyalılar bu temenniyi duyamazlardı. Allah adamları hep böyledir: şahsi kinlerle kalplerini kirletmezler. Allahu Tealâ, burada bizde görmek isteği bir ahlâkı öğretiyor: Canınıza kasteden insanların bile kurtuluşunu isteyebilmek, onların Allah’ı tanımalarını sağlama uğruna canımızı bile feda edebilmek.
İnsanlar hakiki mürşitleri can simidi olarak görmelidirler. Dünya üzerinde öyle mübarek zâtlar var ki, Allah onları insanları karanlıktan aydınlığa çıkarsınlar diye hizmetine almıştır. Onların gayeleri sadece Alemlerin Rabbi Allah'tır. Sözleri O'nu zikirden ibarettir. Güneş gibidirler. İnsanlar için bir ışık, insanlık için bir aydınlık... Yol'dan, Yolumuz'dan haber verirler, rehberlikleri ile önümüzü aydınlatırlar. Hiç bir karşılık talep etmeden, beklemeden... Kâmil mürşidlerin sözleri ölmüş kalpleri diriltmek için devadır. Onlar ashab-ı makâl gibi çuvallarla laf etmezler. Pek az ve inci gibi tane tane konuşurlar. Halleri her şeyi anlatmaya kâfidir. Bakışları manevi kalp hastalıklarının şifasıdır. Taş kesilmiş kalpler, onun sevgisine kavuşmakla yumuşak olur. Hadis-i şerifte buyrulduğu üzere: “Görüldükleri zaman Allah hatırlanır.” Hak yolcusunun kalbine kendi hususi mazhariyetlerini yansıtan bir velîdir. İşte böylelerinin elinde her zaman kömürler elmasa dönüşmüş, taş ve toprak da altın seviyesine yükselmiştir. İnsanın şer kabiliyetini hayır kabiliyetine çevirmek suretiyle, şeytan ve onun temsil ettiği kötülükleri bertaraf etmek. Büyük arif İmam Rabbani (K.S.) irşad kutbunu şöyle tanıtır: “İrşad kutbu olan velinin varlığı alem ve insanlık için bulunmaz bir devlettir. O, uzun zamanlardan sonra zuhur etse de, bir ganimettir. Onunla alem aydınlanır, kalpler nurlanır. Onun nazarı, manevi kalp hastalıklarına şifadır. Onun bir kalbe teveccühü, ondaki düşük ve rezil huyları temizleyip atar. Bu öyle bir zattır ki, velayet mertebelerinin en yükseğine ulaşmıştır. Allah tarafından seçilmiş ve sevilmiştir. Buna mahbubiyet makamı denir. O makamın bütün kabiliyet ve yetkisi ona verilmiştir. Bu zat, velayet mertebelerinin kemalâtını bünyesinde toplamıştır. Allah’a davet makamlarının tamamını elde etmiştir. Özetle, ‘kendisinde bütün güzellikler toplanmış‘ sözü onun hakkında ne kadar doğrudur. Bu irşad kutbu, kalbiyle bir kimseye yöneldiğinde, o kimsenin kalbi açılır; ilahi sevgiyle dolar. Veya bir kimse sevgiyle ona yönelse, ameli ve zikri az da olsa, onun feyzinden istifade eder, imanın tadını tadar.” (Mektubat)
Dünyanın en şerefli iş , insanlara Allah’ ı anlatmaktır. Dünya hayatının en şerefli ve en değerli işi, gönülleri Hakk'a uyarıp, duygu ve düşünceleri Allah ile buluşturmaktır. Çünkü şuur sahibi bütün varlıkların yaradılış gayesi Allah'ı tanımak ve O'na ibadet etmektir. (Zariyat, 56)
Muhtelif ayet ve hadislerde işaret edildiği üzere, Allah'ın zikri bütünüyle yeryüzünden kalktığı zaman dünyanın da varlık sebebi ortadan kalkmış ve kıyamet vacip olmuş olur. Demek ki, dünyayı ayakta tutan şey Allah'ın zikridir. Böylesine şerefli bir vazifeyi, Allah en seçkin kulları olan peygamberlerine ve onların vârislerine vermiştir. Şayet irşaddan daha değerli ve şerefli bir iş olsaydı, Cenab-ı Hak peygamberlerine o vazifeyi verirdi. Tasavvufî manasıyla irşad ise: Allah'ı kullarına, kullarını da Allah'a sevdirmektir. Yaratıcısıyla tanışık olmayan ruhları onunla tanıştırmak, Rabbi'yle tanışık olan ruhları da onunla olan münasebetlerinde derinleştirip yükseltmek. Veli, Allah’ın şahididir; O’nu tanır, O’nu tanıtır. Kalbin ve nefsin terbiyesinde ustadır. İrşad kutbu olan veli, bütün himmet ve gücünü dinin yayılması ve insanların ıslahı için kullanır. “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız, ya da Allah’ın ilâhi katından size bir ceza göndermesi pek yakındır. Bu durumda O’na dua edersiniz de, duanızı kabul etmez.” (Tirmizî, İbn-i Mace)
Sözü bilerek ve düzgün söylemek lazımdır. Hz Resulullah (S.A.V ) Efendimizdir. Peygamber efendimiz ( S.A.V ) “kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız” diyerek, yumuşak, güzel ahlakıyla tek başına dünyayı fethetmiştir. Nitekim boğaz yedi boğumdur , konuşurken rabıtalı ve düşünerek konuşup, dinleyenlerin kulağına değil kalplere hitap edecek, söz doğru ve bilinçli söylenecektir. “ Kim bir kulumun kalbini kırarsa benim arşımı kırmış gibi olur” Günah cihetiyle “ Hz. Ömer Efendimiz ( R.a) “Ey Kabe seni yıkıp-yaparım ama bir insanın kalbini kırarsam yapamam” demiştir.
Seydamız ( K.S ) bu ümmeti Muhamme’de yumuşak davranmasaydı, bunca kalabalık olmazdı . Sofi sofiye yumuşak , güzel ahlakıyla doğruyu anlatıp, kulun değil ALLAH-u Tealanın hatırını gözetip , hatıra külah sallamayacak . Ubeydullah Ahrar hz. leri buyurdu, “bir sofi yoldan geçecek, yolda da bir köpek yatıyor. Köpeğin yanından geçebileceği kadar bir yol varken, keyfiyetten köpeği kaldırsa , rahatsız etse makamından düşer.” Bir hayvanatı rahatsız ederek makamından düşerse , insanlara eziyet edip kalbini kıran ve gıybetini yapana ALLAH ( C.C ) ne etmez ki ?
Sonuç : Nihayet sağlıklı bir toplumsal yapının ancak istikamet sahibi bireylerle kurulabileceği bilinciyle, kişinin bireysel arınmasını ve ruhî inkişafını hedefleyen tekke, dergâh ve hangâh gibi kurumlar da, kâmil mürşidler rehberliğinde etkin bir şekilde toplumun manevi inşasını temin ederdi.
Cenab-ı Mevlâ’nın vahyettiği ebediyyet çağrısını evvela kendi kalbimizle tatmak ve nakış nakış hayatımıza işlemek, sonra da en yakınlarımızdan başlayarak bütün insanlığa nezaketle, nezahatle göstermek ve sunmak, şimdi bizim mükellefiyetimiz... için aşağıdaki hususlara riayet etmek kaçınılmaz bir zorunluluktur: Her şeyden önce insani ilişkilerde güven verici olmalı, olumsuz intiba uyandırabilecek davranışlardan uzak durmalıdır. Hakkında konuşulacak konuyu her yönüyle iyi bilmeli, kulaktan dolma bilgi kırıntılarıyla asla İslâm’ı anlatmaya kalkışmamalıdır. Muhatabını iyi tanımalı ve eğer mümkünse onunla uzun süreli ve kalıcı bir münasebet kurmalıdır. Sabırlı, hoşgörülü olmalı, insan psikolojisine dikkat etmeli, kırıcı olmaktan şiddetle kaçınmalı ve uyarıda bulunurken, işi münakaşa ve tartışma boyutlarına asla götürmemelidir. Kardeşine tavsiye ettiği şeyi kendisi bizzat nefsinde yaşamalı, onu sakındırdığı şeyden kendisi de uzak duruyor olmalıdır. Eğer yapabiliyorsa, nasihatte bulunduğu kardeşini yanlışa sevkeden sebepleri ortadan kaldırmaya çalışmalı, bunu yapamıyorsa birlikte çözüm aramayı denemelidir. Müslümanlar arasında ihtilaf konusu olan hususlarda geniş yüreklilikle davranmalı, bu gibi meselelerde görüşlerden birisini dayatmaktan kaçınmalıdır. Tek doğru olarak kendi meşrebini öne sürmemeli, Kur’an ve Sünnet’e aykırı olmayan diğer meşrepleri aynı şadırvanın muslukları gibi görmelidir.
|
|
|