Hayrulah's profileBafra_BafraPhotosBlogListsMore Tools Help

Hayrulah Gurgen

My Custom Part

No content has been added yet.

Bafra_Bafra

Bafra
Photo 1 of 67
November 05

Aşk Hakkında Düşünceler

05/11/2006

GÜNLÜK

AŞK ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

 

“Aşk derdiyle hoşem el çek ilacından tabip,”

Mecnun’ u babası , dertlerine derman olsun diye Kabe’ye götürmüş. Mecnun gûya Kabe’de dua edecek de bütün dertlerinden , dolayısı ile onu çöle düşüren aşkından kurtulacaktır. Fuzuli , onun ağzından şu yukarda ki mısralarla başlayan Gazeli söyletir Mecnun’a  Ben aşk derdi ile hoşum , el çek ilacından tabip. Senin bana ilaç olarak sunduğun şey bana zehirdir. Benim derdime derman zehirdir. Aşık odur ki, aşkı kendisine çile , sıkıntı vermeye. Onun kalbi eğer aşka alışmışsa asıl ölüm aşksız yaşamaktır. Aşkını unutmaktır.

 Maksat şehvet olunca , her şey kovuşunca biter. Çünkü sözde aşık, istediğini almıştır. Artık sevdiğinde alacak bir şeyi de yoktur.

Şehvetle aşkı birbirinden ayırmak gerek. Şehvete aşk demek aşka hakarettir. Aşıklara hakarettir. Bir pop şarkısında olduğu gibi; ben seni seviyorum, sana aşığım, yatağıma gel , demesi gibi. Demek ki ondaki aşk şehevi arzularını tatmininden ibarettir. Aşkın ve aşıkların seyir defterinde böyle bir arzu yer etmez. Gerçekten aşık gel , der. Vuslat ister, Vuslat gerçekleşince de ayrılmadan ölmek ister. Çünkü ölüm , ebedi vuslatın başlangıç noktasıdır. Ya da vuslattan sonra ayrılığın hicran ateşine düşmeyi cehenneme düşmek gibi bilmesindendir.

Bu tür mecazi aşkların hakiki aşka kanat açması umulur. Çünkü Rabbim kulunun kalbine  ilahi aşkın provasını yaptırmaktadır. Kalp az da olsa sevgiyi tatmalıdır. Ona alışmalıdır. Çünkü gönül mülküne daha büyük sevdalar düşünce yolunu şaşırmasın. O büyük aşkın sarhoşluğunda fazla eğlenmesin. Ehli tasavvuf  mecazi aşkı her zaman İlahi aşka bir basamak olarak görmüşlerdir. Hatta dergahlara kabul ederken aşka istidadı var mı diye de imtihan etmişlerdir. Çünkü bu mübarek yolun esası , özü sevgiye dayanır. Allah ve Rasulu için söylenmiş bütün güzel sözlerin kaynağı bu mübarek yolun yolcularının gönül iklimleridir.

Öyleyse şunu kesin olarak bilmemiz gerekir ki: Her mesleğin bir ustası vardır. Demirci olmak isteyen demirciye gidecek, çömlekçi olmak isteyende çömlekçiye. Bakırcıdan sarraflık öğrenilmez. İlla sarraf olmak istiyorsan , merakın incilere altınlara şekil vermekse mutlakla işi bilen bir sarrafın kapısında çırak olacaksın. Benim param çok çırak olmak neden, alırım altınları nice ince desenleri işler satarım da dersen sana gülerler. Dükkanı açarsın ,süslersin, püslersin satmaya kalkarsın. Alan da olur. Bakarsın  bir gün iflas etmişsin. Cümle aleme rezil olmuşsun.

İşte bu mübarek sevda yolu olan tasavvuf da bir ustadan öğrenilir. Çünkü bütün ustalar başka bir ustadan öğrenmiştir. Kendini Hakkın ve Habibinin aşkına adamak isteyenler de ilk önce kendilerine bu aşk yolunu bilen bir mürşit bulacaklardır. Bu kesin bir şarttır.

Uyanalım. Nice aşk naraları atanlardan hiç aşık çıkmamıştır. Hep susanlardan çıkmıştır. Çevremizde nice cengaver mücahit vardır. Allah Teala’nın en büyük düşman olarak gösterdiği şeytan ve nefislerini unutup din uğruna cihat ettiklerini söyleseler de inanmayın. Çünkü şeytana ve nefsine mağlup olandan ancak cehenneme odun olur.

Aşk gönülde başlar dilde değil. Sözde yalan dolan olur , gönülde olmaz. Olsa da sadece beni kandırırsın Allah Teala’yı değil.  Günah işleyenler tövbe ile kurtulur, aşka riya katanlar, gurur , kibir katanlar neyle kurtulur bilemem.

Büyük kalabalıklara  İslami nutuklar atan nice muhteremler gördük. O muhteremlerden, halk kendilerini alkışlamayınca kızanları da gördük. Alkış halkın taktiridir, teşekkürüdür. Halktan taktir ve teşekkür bekleyenin Hakk’ tan nasibi nedir ki.. Aşkını- Rabbini- halkın alkışına kurban verenden  ne beklenir. Yazık oluyor bunca ömre, yazık oluyor bunca güzel gönünle.

Nakşibendi büyükleri mecazi aşka gerek görmemişler. Onlar yüksek himmetleri ile nice olmazı oldurmuşlardır. Kupkuru kütüklerden gül bitirmeyi bilen çok marifetli bahçivanlardır  onlar.  Kimileri dil ile kalbin arasını kırk yıllık yoldan geçmeye çalışırken , Nakşibendi uluları direk kalbin mülkünün  tahtına kurulmanın yolunu bulmuşlar. Bunun için demişler ki büyükler; “Bütün yoların bittiği yerde Nakşibendi yolu başlar.”  Yani özet şu: herkesin gitmek istediği aşkın mekanı olan kalbin yolu hafi zikirden geçer.

 

August 04

İSRAF VE SAVURGANLIK

İSRAF VE SAVURGANLIK

 

         Kardeşler!

         Sohbetimizin konusu İSRAF VE SAVURGANLIK. Güncelliği hiç bitmeyecek bir konu. Nefisleri insanlara hükmettiği sürece hiç de gündemden düşmeyecektir. Nefsine ve şeytanın hilelerine düşmüş ; Allah a değil de arzularına kul olmuş insanın kurtulamadığı ve ya kurtulmaya çalışmadığı bir hastalık bu. Hasılı insan israf etmek  konusunda hasta olduğunu da kabul etmemektedir. Zira hastalığını kabul etseydi kurtulması da daha kolay olurdu.

 

         İsraf ve Savurganlık…

İsraf;  savurganlık, gitmek, yanılmak, gâfil olmak manâlarına gelir. Aynı zamanda, insanın yaptıklarında sınırı aşması anlamını da taşır. Bazılarına göre de malı gereksiz yerde harcamaktır. Kelime manasından da anlaşılacağı üzere insan gafildir. Gaflet onu böyle bir günahın içine sürüklemiştir. Aslında bir günah değildir. Birden çok günahın da sebebidir.

Zarûrî ihtiyaçlardan fazla harcamak; şerîatın haram ettiği şeylere yönelmek, nefs ve şehvetin isteklerini yerine getirmek, gaflet ve saygısızca harcamak ifrat derecede bir israftır.

Biz Müslümanız değil mi. Şükürler olsun. Bu sıfat bizim için şükür sebebi. İslam’ ın , dinimizin  sahibi Allah (cc) , kullarını bakın nasıl uyarıyor: "Ey Adem Oğulları! Her namazınızda süslü elbisenizi giyinin. Yiyin, için israf etmeyi n. Çünkü Allah israf edenleri sevmez..."(el-A'raf 7/31).

Kardeşler ! Kendimize bir dönüp soralım ; “Biz bu mübarek yola niçin geldik? Allah (cc) sevgisini kazanmak için değil mi? “ Öyleyse Allah (cc) ‘ ın sevmediği işi de yapmamız gerekmez mi?

 Allah (c.c.), her türlü boş ve gayesiz harcamaları sevmez. Bu bir ekmek olabileceği gibi, bir ekmek kırıntısı olabilir. Bir damla su olabileceği gibi boşa akan bir nehir de olabilir. Bu bir ömür olabileceği gibi, boşa geçen bir dakika da olabilir

Sahip olduklarımız bizim olduğu kadar fakirin ,yoksulun, komşunun ve akrabanındır da…Bu benimdir dilediğimi yaparım. İster atarım ,ister satarım deme hakkımız da yok. Çünkü mal bize verilmiş emanettir. Emaneti sahibi bize soracaktır. Zira malını saçıp savuranlar şeytanın kardeşleridir. Kim şeytana kardeş olmak ister?

 “Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma; zira böylesine saçıp savuranlar şeytanın kardeşleridir.” (İsra, 26-27)


Malı Harcamada Niyet

Müslüman için önce niyet gelir. Amelden öncedir niyet. Mübarek büyüğümüzün bütün sohbetlerinde güzel niyete vurgu yapılmıştır. Güzel niyetten kastımız Allah rızasıdır. Malı harcamada da Allah rızası aranmalıdır.

     Nefsimizin istek ve arzularına göre değil Hakk ‘ın rızasına göre bize emanet edilen mallar sarf edilmelidir. Çünkü esas hedef, sınırsız arzu ve isteklerin tatmini için ömür tüketmek değil, “olgun” insan olmaktır. Sadece bencil duyguların, zevklerin tatmini için yapılan lüks tüketim de israftır.
Malı israf etmek…"Çardaklı ve çardaksız üzüm bağlarını, tadları ve yemişleri muhtelif hurmaları, hububatı (tahılları), zeytinleri, narları, birbirine hem benzer hem de benzemez bir halde meydana getiren Allah'tır. Her biri mahsul (ürün) verdiği zaman mahsulünden yiyin. Hasad (devşirme) günü de hakkını (zekât ve sadakasını) verin; israf etmeyin, şüphesiz Allah israf edenleri sevmez" (el-En'am: 6/141). Allah işte bize böyle emrediyor. Bütün nimetleri hizmetimize sunmuş. Sonra da verilen nimetlerden fakirin hakkı olan zekat ve sadaka verilmesini emretmiş. Daha da önemlisi israf etmeyi yasaklamış Allah …

 

Vakti İsraf Etmek…

Ölüm gelmeden önce bize verilen en kıymetli nimetlerden birisi de vakittir. Hep vaktimizin azlığından şikayet ederiz. Evet vakit azdır, yapılacak çok işimiz vardır. Dünyaya çalışmak için vakte ihtiyaç olduğu gibi ibadet için de vakte ihtiyacımız var. Efendimiz vaktini en güzel şekilde kullanmış . Bir kısmını dünya maişeti kazanmaya ayırmış. Bir kısım vaktini Allah a ibadete ,bir kısmını da ailesine ve dinlenmeye ayırmış. Hatta ailesi ve dinlenmesi için ayırdığı vaktin bir kısmını da ümmetinin dertlerinin ,sıkıntılarının halli için ayırmış. Hiç vakit israfa etmemiş. Zamanı dolu dolu yaşamış ve yaşamamızı da tavsiye buyurmuş.

Geçmiş ümmetlerden bir kısmı vakitlerini boş işlerle heba ettiklerinden dolayı helak edilmiş. Ya bizim bu gün heba ettiğimiz vakitlere bir bakalım. Boş söz malayani konuşmak vakit israfı değil mi? Nice bir işe yaramayan politik gelişmeler, sportif karşılaşmalar… Dedi kodu , gıybet vb. aklımıza gelmeyecek kadar çeşitli oyunlar. Ne kadar çok boş vaktimiz varmış meğer .

İbadet etmeye ayırmamız gereken vakitlerimizi boş işlerle harcamak gafletini gösteriyoruz. Kaza namazları kılmaya, virdimizi çekmeye , hatmemizi yapmaya , rabıta yapmaya vakit bulmakta zorlanırız. Ancak TV seyretmeye vaktimiz olur. Fındık kabuğunu doldurmayan boş sohbetlere vaktimiz her zaman vardır..

Efendimiz (A.S.) bunun önemini şu sözleriyle belirtmişlerdir: “İki nimet vardır ki insanların çoğu bunların değerinden habersizdir. Bunlar sağlık ve boş zamandır.” Bizlerin bu nimetlerin kadrini bilip, ilim, ibadet, çevremize destek olma, yardım gibi hayır işlerinde harcamamız gerekir. İşte bu vaktin israfıdır. Vaktimizi israf etmek gafletinden kurtulmamız gerekir kardeşler.

 

 

 

2

 

Ömrü İsraf Etmek…

Sadece Süfyan-ı Sevri'ye göre az da olsa, Allah yolunda harcanmayan her şey israftır. Boşa geçen ömür en büyük israftır. Sokaklara çıkalım. Kahvehanelerin ve bilmem ne hanelerin kapıları ardına kadar açık. İçerleri tıklım tıklım dolu. Biz bu mübarek yerlere on onbeş  güzel insan gelse seviniyoruz. Ya ömürlerini boşa geçiren bunca insanımızın hali ne olacak. Bir gün bakıyoruz ömür bitmiş. Saçlarımız ağarmış, belimiz bükülmüş. Biz Tövbe etmişiz , tövbe nasip olmuş  şükürler olsun. Yeniden namaza başlamışız. Allah bize uyanıklık vermiş hesaba kitaba oturmuşuz. Kazaya kalmış namazlarımızı hesap etmişiz. Bir düzenle kılalım istiyoruz. Bakıyoruz kazalarımız kılmaya dahi ömür yetmiyor. Zayi edilmiş ömrün hesabını nasıl vereceğiz. Bari bundan sonra yaşamaya çalışacağımız hayatımızı boşa geçirmeyelim. Her anımızın kıymetini bilelim inşallah…

 

Nesilleri israf etmek…

Nesillerini zayi etmekte bizim kadar hünerli bir millet belki de  yoktur. Nice üstün yetenekli , üstün zekalı insanımız nasiplerini dış ülkelerde aramak mecburiyetinde kalıyor. Nice genç zinde beyinlerimiz başka ülkelere göç ediyor. Bizim için değil de başkaları için çalışıyor. Sonra da övünüyoruz , onların yabancı ülkelerde ki başarılarından. Bu zayilerimize de beyin göçü diyoruz.

         Ya eğitim sistemimizin zayi ettiği çocuklarımız.

         Ya başka ülkelere işçi olarak gidip de zayi olan nesillerimiz?

Kanaatkarlık…

Müslüman kanaat ve şükür sahibi olmalı. Aza şükretmelidir. Yemede ,içmede ,giymede ve diğer dünya mallarında böyle olmalı. İki dere dolusu altını olsa üçüncüsünü isteme gibi bir aç gözlülüğe düşmemelidir. Kişinin imkan bulduğu halde tembellik edip çalışmaması kanaatkârlık değil, zillettir. Yani düşkünlüktür ki bir Müslüman da asla bulunmaması gereken kötü, çirkin bir vasıftır. Kanaatkâr insan, haline şükreden, yetinmesini bilen, “Helâlden gelsin, helâle gitsin.” diyebilendir. Böyle bir kişi, hem ihtiyacı olandan fazlasına sahip olma arayışına düşmeyeceğinden, hem de başkasının elindekilere göz dikmeyeceğinden israftan da uzak olur. Bu arada var olanın zekat ve sadakasını vererek hayrını ve amelini de artırır. Asıl israf tembellik etmektir.
        
Tarihte İsraf ve Savurganlık…

Tarih israf ve savurganlıkları sebebiyle gazaba uğrayan ,helak edilen kavimlerin hikayeleri ile doludur. Hiçbir kavim yoksulluktan  helak olmamıştır. Tam tersi bol bulup israf derecesinde yiyip içen ve sapıklıklara düşen kavimlerin acı sonları ,ibretlik tarihleri mevcuttur.

 

3

 Ad kavmi bunlardan sadece birisidir. Âd Kavmi Yemen’de Hadramut civarında Ahkâf adındaki bölgede yaşıyordu. Allahu Tealâ bu kavme yeşil vadiler, bereketli topraklar, hayvanlar ve nesiller ihsan etmişti. Uzun boylu, iri yapılı ve güçlü olan bu insanlar, işlek yolların kenarlarına sağlam binalar ve muhteşem saraylar yapmışlar ve kendilerini tamamen sefahat ve eğlenceye vermişlerdi. Zenginliğin verdiği şımarıklıkla fakir-fukaraya eziyet ediyor, komşu kabileleri zulümleri altında inletiyorlardı. Kendilerine bunca nimet veren Allahu Tealâ’ya şükretmek yerine, cansız putlara tapıyorlardı. Allah onları bir rüzgar ile helak etti. Ad kavminden sonra gelen Semud kavmi de yine benzeri sebeplerle helak edildi.

         Sebe ahalisinin zenginlikleri tıpkı bu gün Avrupa’ da rahattan bıkıp macera arayanların durumu gibidir.  Onların sonları da elleri ile yaptıkları baraj suları altında kalmak oldu.

Osmanlı’nın  yükselme ve büyüme döneminde yapılan saraylar mütevazi olduğu halde yıkılma döneminde yapılan saraylar tam tersi çok şaşalı gösterişli olmuştur. Galata bankerlerinden alınan borç para ile yapılan ve altın yaldızlarla süslenen Dolmabahçe Sarayı buna en güzel örnektir. Sadece devlet değil bu dönemde halkta büyük bir israf ve savurganlığın içine düşmüş Avrupayi hayat tarzı yaşama sevdası romanlara bile konu olmuştur.

          Dünyada ve Ülkemizde İsraf ve Savurganlık…

 

         Dünya bir tarafta refahın ve israfın zirvesinde yaşayan zengin ülke vatandaşları ; diğer taraftan açlık sebebiyle ölen fakir ülke çocuklarının manzarasının birlikte seyrediyor.

            Mevcut ekonomik sistemler ürettiklerini tüketecek bir tüketim toplumu oluşturma gayreti içinde olmadık çarelere baş vurmaya devam ediyor. Ve biz bilmeden ve ya nefsimize uyarak bu çabalara destek vermeye devam ediyoruz. Harcamada bir kuralımız yok.

Ölçüsüz harcama alışkanlığı felaketlerimizin yolunu açıyor. İlahi hüküm bizim için değil Müslümanca yaşama gayreti olanlar içindir.  Onlar ki, (Rahman’ın o has kulları) harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de kısarlar. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkan, 67)
             G
ünümüzde sıkça rastladığımız kredi kartı felaketleri  bu ölçüsüz harcama , israf alışkanlığımızın bir sonucu değil mi?

             Evimizdeki huzursuzlukların asıl sebebi kazandığımızdan daha fazla tüketip borç batağında boğulan yüzen insanımızın ruhi bunalımları değil mi?

              Komşu aldı ben niçin almayım psikolojisi içinde ayağını yorganına göre uzatmayan Müslümanın vahları , eyvahları bütün düzenimizi , huzurumuzu bozmuyor mu?

               Ve toplumuzun başka bir hastalığı kendimizi Allah a değil kullara beğendirmeye çalışmak değil mi?

4

İnsan Niçin İsraf Eder?

 

İnsanı israfa götüren temel etkenlerin başında hırs, tamah ve aç gözlülük gibi nefsanî hastalıklar gelir. Bir şeye karşı aşırı istekli olma duygusunu ifade eden hırs, kişiyi ölçü tanımamaya ve aşırılığa sevk eder. Bu da israfa neden olur. 

İçinde israfa karşı meyil olanlara Efendimiz (sav) in şu mübarek sözü gönlümüze ilaç gibi gelmelidir: “Sizden biriniz, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarlarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah’ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir.” (Buharî)
           
Her şeyde olduğumu gibi harcamada da efendimizi ve sahabeyi örnek almamız gerekmez mi? Hz. Peygamber (A.S.), ırmakta abdest alan sahabiye suyu israf etmekte olduğunu söyler. Sahabe: “Ey Allah’ın Rasulü ırmaktan abdest alırken de su israf olur mu?” diye sorar. Ölçüyü yine Peygamberimiz koyar: “Evet ırmak da olsa, su israf olur” buyurur. Halbuki çoğumuz abdest alırken ya da diş fırçalarken suyun akıp gitmesini önemsemeyiz.

Sonuç:

 

Önce nefsimizi terbiye etmek birinci görevimiz olmalıdır. Bu mübarek kapıya da bunu için geldik. Nefsimizin terbiye edilebilmesi bu güzel din yolunun ulu önderlerinin derslerini yapmak , emir ve tavsiyelerini uygulamakla mümkündür.

İnsanın kalbi hasta ise cümle azaları hastadır , hükmü gereğince ; önce hasta kalbimizin ilacı olabilecek olan zikir , rabıta vb derslerimizi aksatmamız gerekir. Zikir kalbin bütün hastalıklarının ilacıdır. Zikir kalbe yerleşip hal haline gelince kalpten bütün hastalıklar çıkar gider. Zikrimiz kesilince yeniden bütün hepsi geri gelir. İlacını içmeyen hasta iyi olmaz. Muhterem büyüğümüzün virt konusuna neden bu kadar önem verdiğinin sebebi budur.

 

Beşerî ihtiyaçlar sınırlıdır, arzu ve istekler ise sınırsız... Huzura erebilmek için bu asla doymak bilmeyen nefsin eğitilmesi şarttır. 

 

Allah  şeytanın ve onun içimizdeki oyuncağı olan nefsimizin şerrinden bizi muhafaza buyursun. Allah hepimizden razı olsun. Ayağımızı doğru gittiğimiz yolundan kaydırmasın inşallah.

 

 

 

 

5

July 07

Kardeşliği Allah İçin Yapmak

KARDEŞLİĞİ ALLAH İÇİN YAPMAK

Rasulullah (s.a.v) Efendimiz buyurmuştur ki: “Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.” [(Ebu Davud, Sünnet, 3 (Had. No: 4599).)]Demek ki, Allah yolunda birlik ve kardeşlik ciddi bir ameldir. Her hayırlı amelde önce güzel bir niyet istenir. Sonra onun bu güzellik içinde tamamlanması beklenir. Niyeti güzel olmayan kimse hayra ulaşamayacağı gibi; güzel niyetle başladığı bir işini sonuna kadar devam ettirmeyen kimse de hayırdan mahrum kalır.

Niçin kardeş olunur? Hedef nedir? Cenab-ı Hak, bize şu hedefi gösterir:

“İyilik ve takva hususunda birbirinizle yardımlaşınız.”[Maide 5/2.]

Dünyada Allah rızasının ve takvanın dışında kurulan bütün dostluklar, ahirette düşmanlığa dönüşücektir. Hesap gününün yegane sahibi hepimizi şöyle uyarır:

“O gün (Allah için birbirini seven) muttakîlerin dışında bütün dostlar birbirinin azılı düşmanı olur.”[Zuhruf, 43/ 67]

Muhyiddin b. Arabî (k.s), bu ayetin tefsirinde, insanların kurduğu muhabbetin dört kısma ayrıldığını belirtir:

1-Sırf Allah’ın zatı için muhabbet. Bu, zatî, ruhanî bir muhabbettir. Ruhun ilahî kurbiyyete ulaşmasıyla hâsıl olur. Buna ancak takvada zirveye çıkmış kamiller ulaşır. Sayıları da azdan azdır.

2-Allah için olan muhabbet.
Bu, kalbî bir muhabbettir. Temeli, güzel sıfat, ahlak ve hâllere dayanır. Hedefi ilahîdir. Salihlerin birbirini, arif ve velileri, peygamberlerin ümmetlerini sevmeleri gibi. Bu ikisi hayırlıdır. Onlar Allah için olduğundan ahirette de devam eder. Sahipleri pişman, sonları perişan olmaz.

3-Nefsanî muhabbet. Temelinde nefsanî, hissî lezzet ve gayeler mevcuttur. Sırf şehvet için zevceyi, nefsanî keyfine yardımcı olduğu için malı ve fasıkları sevmek gibi.

4-Aklî muhabbet. Temelinde, dünyevî maslahat ve menfaatlar yatar. İlahî değildir. Tüccarları, sanatkarları ve benzeri fanî güzellikleri sevmek gibi. Bu son ikisinin ahirette bir faydası yoktur. Ekseri insanlar bu ikisiyle dostluk kurarlar. Sonları aldanmak ve birbirine düşman olmaktır. Bunun için ayette umum insanların hâlini ifade için önce: “Bütün dostlar o gün birbirinin düşmanıdır” buyrulmuş, peşinden “ancak muttakiler müstesnâ!” buyurularak, adetleri hayli az olan bahtiyarlar ayrı tutulmuştur. Ayrıca, hemen peşinden gelen ayette, muttakilere verilen: “Ey (biribirini benim için seven) kullarım! Bu gün size korku yoktur, siz mahzun da olmayacaksınız” müjdesiyle, ilk iki gruba giren dostluklar Zat-ı Bâriye ait kılınmış ve bu dostluklar tasdik ve takdir görmüştür.”[İbnu Arabî,Tefsîru Kur’ani’l-Kerîm, II, 452-453]

Önce, Allah için kurulacak dostluğun fazilet ve faydasını bilmek gerekir. Çünkü bir işe can-ı gönülden inanmayan insan, onun peşine düşmez ve gereklerini yerine getirmez.

Ebu Talib el-Mekkî (k.s) (386/996) bu konuda şu temel anlayışı tespit eder:

“Kim, Allahu Teala’nın rızası için kardeş olmanın faziletini ve böyle bir muhabbetin derecesini iyice bilirse, bu yoldaki talep ve hedefine ulaşmak için, kardeşinin hallerine sabreder; ona teşekkür eder; kendisine yumuşak davranır; sıkıntılarına tahammül gösterir. Çünkü, kıymetli bir şeye talib olan kimseye onu elde etmek için en değerli şeylerini o uğurda harcaması gerekir.”[Ebû Talib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulub, II, 216.]

Abdullah b. Ömer (r.a) demiştir ki: “Ömrüm boyunca oruç tutsam, hiç uyumadan geceyi ibadetle geçirsem, malımı parça parça Allah yolunda infak etsem ve bu hâl üzere ölsem, fakat gönlümde Allah’a itaat edenlere karşı bir sevgi, O’na isyan edenlere karşı da bir buğuz olmasa, bütün bu yaptıklarımdan bir fayda göremem.”[Gazalî, İhya, II, 233.]

Rasulullah (s.a.v) Efendimiz, Allah için dostluk kurmanın fazilet ve faydasını şöyle belirtmiştir:

“Yedi sınıf insan var ki, Allahu Teala onları, kendi rahmet gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı hesap gününde özel rahmetinde gölgelendirecektir. Bunlardan birisi de, Allah için birbirini seven, bu sevgi üzerinde bir araya gelen ve bu sevgi içindeyken birbirinden ayrılan iki arkadaştır.”[Hadisin tamamı için bkz: Buharî, Ezan, 36, Zekat, 16; Müslim, Zekat, 91; Tirmizî, Zühd, 53.]

“Üç şey var ki, onlar kimde bulunursa o kimse imanın tadını bulur:

1-Allah ve Rasulünü her şeyden daha fazla sevmek,
2-Sevdiği insanı ancak Allah için sevmek,
3-İmandan sonra küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi kötü görmek.”
[Buhâri, İman, 14; Müslim, 67; Tirmizî, İman, 10; İbnu Mace, Fiten, 23.]

Allahu Teala buyurur ki: “Benim için birbirini seven, birbirini arayıp soran, birbirini ziyaret eden, birbirine infak ve ikramda bulunanlara muhabbetim hak olmuştur.”[Ahmed, Müsned, V, 229; Hakim, Müstedrek, IV, 169-170]

“Allahu Teala kıyamet günü şöyle buyurur: “Benim celalim (rızam) için birbirlerini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bugün onları kendi (rahmet) gölgemde gölgelendireceğim.”[Müslim, Birr, 12 (No:37).]

Allah’ın dostları içinde öyle kimseler vardır ki, onlar nebî ve şehit değillerdir. Fakat kıyamet gününde Allahu Teala’nın kendilerine bahşettiği ihsan ve makamlardan dolayı nebî ve şehitler onlara gıpta ile bakarlar.

Ashab: “Ya Rasulallah! Onlar kimlerdir, bize haber verir misiniz?” diye sorduklarında; Rasulullah (a.s):

“Onlar, aralarında herhangi bir neseb bağı ve maddî alışveriş bulunmadan sırf Allah’ın muhabbeti ve rızası için birbirlerini sevenlerdir. Vallâhi onların yüzü (o gün) nur gibi parlamakta ve kendileri de nurdan minberler üzerinde oturmaktadır. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmazlar, insanlar üzüldükleri zaman onlar üzülmezler” buyurdu ve sonra:

“Haberiniz olsun! Allah’ın velîlerine asla bir korku ve hüzün yoktur”[
Yunus, 62-64.] ayeti kerîmesini okudu.”[Ebu Davud, Buyu’, 76 (No: 3527); Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 372; Şevkanî, Fethu’l-Kadîr, II, 458. Eşref Ali Tanevî, hadisle ilgili olarak “Allah’ın veli kulları” başlığı altında demiştir ki: “Bu hadisin kastettiği kimselerin tahkik ehli gerçek sûfiler olduğunu açıklamaya ihtiyaç yoktur. Hadisteki “onlara gıbta ederler” ifâdesinden onların, Peygamberlerden üstün oldukları ortaya çıkmaz. Böyle bir yanlış anlayışa düşmemek gerekir. Bazı hususlarda büyükler küçüklerin özel ve güzel bir durumunu temenni edip ona gıpta edebilirler.” Bkz: Tânevî, Hadislerle Tasavvuf, 141-42.]

“Kıyamet günü olunca insanlar arasındaki akrabalık ve neseb bağları kesilir, kardeşliğin hükmü biter, ortada sadece Allah için yapılan kardeşlik kalır.”[Zuhruf, 43/ 67.]

İmam Suyutî (rah.) şu sonuca varır: “Bu ayet ve hadislerden anlıyoruz ki, isyan üzere dostluk kuranlar ahirette birbirinin azılı düşmanı kesilecek, ancak Allah için kurulan dostluklar fayda verecektir.[Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, VII, 388.]

Allah için kurulacak kardeşlik tesadüfe değil, irade ve tercihe dayanmalıdır. Başlaması bazen irade dışı olabilir, fakat devamı katiyen tesadüfle gelmez. Sevgi, sadakat, sabır ve safiyet ister.

İmam Gazalî (k.s), dostlukların nasıl oluştuğunu şöyle belirtir:
“Sohbet ve arkadaşlık iki şekilde oluşur:
1-Bir tercih ve özel bir istek olmadan. İş, memuriyet, okul, komşuluk ve yolculuktaki arkadaşlıklar böyledir.
2-Arzu ve iradeyle. Bizim konu ettiğimiz ve asıl istenen budur. Allah yolunda kardeşlik bu şekilde olur. Çünkü bir işin ibadet olması ve fayda vermesi için irade ve istekle yapılması gerekir. Sohbet; bir kimseyle aynı meclisi paylaşmak ve aynı atmosferde beraber yaşamaktır. Bunlar da ancak sevgiyle olur. Birbirini samimi olarak sevmeyenler bir arada bulunamazlar.”
[Gazalî, İhya, II, 234. (Beyrut, 1992).]

Bu yolda neye dikkat etmek gerekir? Büyük veli Şihabüddin Sühreverdî (k.s) bu konuda şu uyarıyı yapar:
“Allah için sohbet ve kardeşlik yapmayı tercih eden kimsenin dikkat edeceği ilk edep, bu işin hayırlı olması için Yüce Allah’a yönelmektir. İnsan kendi nefsini ve arkadaşını Allahu Teala’ya teslim ederek, bu sohbetin bereketini istemelidir. Çünkü insan, bu beraberlik ve arkadaşlık sebebiyle, kendisine cennet yahut cehennem kapılarından bir kapı açmış olacaktır. Şöyle ki, eğer bu dostluk, Allah rızası içinse, Allah aralarında hayır yolunu açar. Bu ise cennet kapılarından bir kapıdır. Bu hususa işareten Allahu Teala buyurmuştur ki:
“O gün muttakilerin dışında bütün dostlar birbirinin düşmanı olur.”[Zuhruf 43/ 67.]

Ayette geçen muttakilerin ahiretteki durumu şöyle anlatılmıştır:
Allah için birbirini seven iki kardeşten birisine:
-Cennete gir! denilir. O da, diğer kardeşinin durumunu ve makamını sorar. Eğer onun aşağısında ise, kendisine verilen makamın benzeri ona da verilinceye kadar cennete girmez. Eğer kendisine:
-O senin gibi amel etmedi! denilirse, o:
-Ben, hem kendim, hem de kardeşim için amel ettim! der. Bunun üzerine kardeşi için istemiş olduğu bütün şeyler verilir ve kardeşi de onun makamına yükseltilir.

Allah için, Allah yolunda yapılmayan bir dostluk ise, Cehennem kapılarından bir kapı demektir. Bu hususa işaret eden ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

Zalimlerden her biri (pişmanlığından) o gün iki elini ısırarak: ‘Ne olurdu, keşke ben de o peygamberle birlikte bir kurtuluş yolu edinseydim. Yazıklar olsun bana! Keşke, beni sapıtan falanı dost edinmeseydim’ der.[Furkan 25/ 27-29.]

Demek ki insanlara yakınlık, hem saadet hem de felaket sebebidir. Durum bu olunca, insan nasıl olur da böyle bir işe girerken onun gereğini yapmaz. Bu işe giren insan dikkatli olmalıdır. Allahu Teala’ya çokça yalvarmalıdır. Arkadaş seçiminde samimi olmalıdır. Bunun için, bu işe girmeden önce iki rekat istihare namazı kılmalı, işini Yüce Allah’a havale ederek onu sağlama almalıdır.”[Sühreverdî, Avarifü, 431-432. (Trc: Gerçek Tasavvuf, 556-557).]


Kaynaklarıyla Tasavvuf - 2
Dilaver Selvi

Hz. Ömer şöyle der:

"Efendimiz Ebu Bekir, yine efendimiz Bilâl'i azad etti. "(İbnü'l-Esîr, Üsdü'l- Gabe, I, 209).

 

May 28

SEBİL

Kıymetli ziyaretçilerimiz sitemizdeki yazılarımızı Allah rızası için ,müslümanların faydalanması içidir. İstenildiği kadar çıktısı alınıp çoğaltılabilir.
April 27

HASED

              HASED ,ÇEKEMEMEZLİK, KISKANÇLIK

 

Hastayız efendim. Az çok hepimiz hastayız. Bedenen sıhhatlı olabiliriz,hiçbir yerimiz de ağrımaya bilir. Hatta taşı sıksak suyunu çıkaracak cesareti kendimiz de bulabiliriz. Dünyaları kaldıracak ,yenilmez bir pehlivan oluğumuzu da düşünebiliriz. Yokuşları düz , dağları ova görür gözümüz. Yılmayız, yorulmayız hiç. Ama yine de hastayız. Çünkü bedenen rahatsızlığımız olmadığı halde kalben ,ruhen hasta olabiliriz. Bu rahatsızlıklar insan bünyesinde öyle büyük yıkımlara yol açar ki, bedeneni rahatsızlıklar yanında solda sıfır kalır.

            Kibir ,riya , haset,nefret, öfke,kin vb. hastalıklarımız var mı? Kalbi,ruhi rahatsızlıklar değil mi bunlar. Öyle ki ,beni rahatsızlığımız sadece bu dünyamızı ilgilendirirken , hatta şükredersek ahiretimize de faydası varken ; kalbi hastalıklar hem dünyamızı karartır ,hem öbür dünyamızı.  Burada sevilmeyen , geçinilmeyen , kendinden hoşnut olunmayan biri olarak kendi yaşantımızı zindana çevirdiğimiz gibi başkalarının hayatını da olumsuz yönde etkileriz.Kendi içimizde ki zehri başkalarının da aşına katarız. , dostlarımızın da kanına akıtırız. Onları da kendimize benzetiriz. Daha doğrusu bizim narımıza onlar da yanar.

            Bir yerimiz ağrısa  hemen doktora gideriz. Tedavi olmak isteriz. Biraz daha kötü bir hastalığımız  olursa büyük şehirlerde alırız soluğu. Olmadı ülke ülke dolaşırız. Yeter ki iyi olalım, yeter ki birkaç gün daha fazla yaşayalım. Neyimiz varsa ,varımızı yoğumuzu bu yolda harcarız. Tarlalar, daireler , apartmanlar gider de hiç esef etmeyiz. Niçin mi? Bir saat daha dünyada kalabilmek için. Bilmeyiz ki; “ İnsan ömrü ne bir saniye uzar ,nede kısalır.” Taktir edilen nefes ne kadarsa  o kadar yaşar insan. Hatta bu rahatsızlıklarımız sırasında çekeceğimiz her sıkıntının Hakk katında bir ödülü vardır. Belki de bu hastalık bizim günahlarımızın dökülmesine , Cennete gütmemize de sebep olabilir. Şükredersek tabi…

            Kibir, riya, gıybet, nefret, öfke, haset vb kalbi rahatsızlıklar öyle mi? Bu dünyada içimizi kavuran şeyler , öbür dünyada ise cehennem ateşlerinde yanmamıza sebep olur- Allah korusun-. Ya biz bu hastalıklarımız için tedavi olmayı hiç düşündük mü? Bundan sonra inşallah düşünürüz.

            İçimizde ki kurtlardan bu gün Haset Hastalığını ele alacağız.

           

Kıskançlık,çekememezlik .haset…

Siz de var mı? İnşallah yoktur. Olmasını da kimse istemez herhalde. Ya varsa ne yapacağız? Kimseye hesap vermek mecburiyetinde değilsiniz. Kimseye içinizde olup biten fırtınalardan da bahsetmek gibi bir alışkanlığınızda olmasın. Ancak siz yine de kendi içinize dönün , kalbinize eğilin , uzman bir doktor edasıyla  kendinizi bir muayaneden geçirin. Burada size anlatacaklarımız da size rehber olsun.

Ve varsa bir imkanınız , tanıdığınız bir gönül doktoruna da gide bilirsiniz . Çünkü, Mevlana’ nın dediği gibi: “Pıçak kendi sapını yontamaz. Sen git yaralarını bir gönül cerrahına göster.”

Öyleyse nedir haset? Kıskançlık nedir? Niçin insanlar birbirlerini çekemezlik ederler? Tanıdıklarınız sizden iyi mi yaşıyor , sahip olduklarına siz de sahip olmak mı istiyorsunuz? Sizin yok da onların niçin mi var? Allah öyle taksim etmiş. Size ne?

Kardeşler !  Kıskançlık, çekememezlik de denilen haset, bir kimseyi, sahip olduğu maddî veya manevî bir imkandan dolayı kıskanma, bu imkandan yoksun  kalmasını isteme anlamına gelir. Alimlere  göre haset, kötü ve zararlı bir duygu olduğundan Allah mülkü olan kalbi yaraladığından haram kılınmıştır. Haset, bilgisizlikten kaynaklanır. “ İnsan oğlunun iki vadi dolusu altını olsa üçüncüsünü ister” misali aç gözlülükten  olur.

Daha çok bildik tanıdık ,akrabalar arasıda kendini gösteriri. Bazen de biz çocuklarımızı guya kıskandırarak bir şeylerin üstesinden gelmelerini isteriz.

-Oğlum, bak komşunu oğlu bak ne kadar başarılı olmuş , sen niçin olmuyorsun?

- Bak milletin çocukları neler biliyor ,sen niçin bilmiyorsun?

           Bu tür yanlış örneklendirmeler çocuklarımızda hasedin ilk tohumlarını ekiyor ve   ellerimizle onları Cehenneme itiyoruz. Daha doğrusu hasta ediyoruz.

Haset, çirkin huyların ,kalbi hastalıkların en zararlılarındandır. Herkeste bulunur. Dereceleri farklıdır. Kimi insanlarda haset duygusu bir an için gelip gider; kiminde ise iyice yerleşir, bütün benliğini kaplar ve gittikçe de artar. İçinde yanar dağlar gibi homurdanmalar olmaya, içten içe kaynamaya başlar.  İşte asıl kötü hastalık budur. Günah olan budur.

Allah, bir kişiye; vücut güzelliği, bilgi, mal, para, makam, şöhret, insanlar arasında sevilme gibi nimetler bağışlar. Kıskançlık, bu nimete karşı olur.  Bu durumda  insanlarda iki türlü duygu oluşur. Birisi gıpta diğeri haset.  "Mümin gıpta, münafık haset eder." denilmiştir.

Biz Müslümanlar olarak halka verilen nimetlere karşı gıpta edip “Allah bana da inşallah  ilim verir .” demek hakkına sahibiz.  Kendisine sadatın yolunda hizmet nasip olmuş müslümana ancak gıpta edilir, hayranlık duyulur. Ve dua edilir: “Rabbimiz, bize de sadat-ı kiramın yolunda dinine hizmet etmeyi nasip eyle!” Ve kendimizi her an bu hizmete hazırlamak , zamanı gelince , bir hizmet buyurulunca hemen ,fırsatı ganimet bilip atılmak gerekmez mi?

Süleyman Hilmi Tunalı hazretleri talebesine şu nasihatta bulunuyor: “ Hayatta haset etmeden say, kıskanmadan sev. Bazı insanlar, başkasındakini istemez. Öyle olma. Gıpta et, fakat haset etme. Zira Allah’ın huzuruna fesatla çıkılmaz.”

 

Haset haramdır.

Allah ‘ın kulları arasındaki taksime rıza göstermemektir.Haset, yani başkasında bulunan nimeti çekemeyerek onun yok olmasını istemek haramdır. Çünkü , Allah ezelde bir taksimatta bulunmuş. Mülk Allah ın ,kul Allah ın ,veren Allah. Alacak olan da O…Ve verirken mutlaka adil davranmıştır. Allah kulunu sever. Hiç Cehenneme gitmesini ister mi? Her nimet herkesin hayrına olmayabilir. Kimi için iki dünya hayrına ,kimi için iki dünya felaketine sebep olabilir. Bunu böyle düşünüp payımıza düşen taksimata rıza göstermemiz gerekmez mi? Mülkün sahibi size ,bize mi soracak kime ne vereceğini. Taksimata rıza göstermesek ne olur ki. Sadece içimizi yakan haset ateşi yanımıza kar kalır. Ve günahı sırtımıza yüklenir, amel defterimizin karalanmasına yol açar. Kıskançlığın haram olmasının sebebi, Allah'ın kulları arasında yaptığı bölüşümü beğenmeme ve kabul etmemedir. Bunu Kur 'an şöyle açıklar: "Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır. Size bir kötülük dokunsa ondan dolayı sevinirler." (Âlu İmran, 3/120). Kim bu ilahi fermanın muhatabı olmak ister? 

Efendiler efendisi, bakın  kardeşler, bizi uyarıyor: “Hasetle iman bir kalpte beraber bulunmaz.”   Ya imansız olunur mu?

 

Hasedin dört derecesi vardır.

Alimlerimiz hasedi dört dereceye ayırmışlardır.  Bunlardan birincisi ve en tehlikelisi şudur:  Haset ettiğin kişide bulunan nimetin yok olmasını istemek.  Bu nimet ister kendi eline geçsin isterse geçmesin, yeter ki  kıskanılan kişide o nimet bulunmasın.

İkincisi  haset ettiği kişideki nimetin kendisine geçmesini istemek. Allah ın başkasına verdiği nimeti kendisinin olmasını istemek sizce doğru mu?

Üçüncüsü ise başka birisindeki nimetin aynısı veya benzerinin kendisinde de olmasını istemektir. Eğer kendi eline geçmeyecek olursa, onda da olmamasını arzu etmektir. Allah ban vermemişse başkasına da vermesin demek …

Dördüncüsü  başka birisinde bulunan nimetin benzerinin kendisinde de bulunmasını istemek, ancak kıskandığı kişideki nimetin yok olmasını da istememektir. Bu dört tür hasetten sadece sonuncusu günah sayılmamıştır. Çünkü burada karşındaki kişide olan nimetten kendisinde de sahip olma isteği vardır. Ancak karşısındaki kişideki nimetin yok olmasını kul istemiyor. Bir imrenmek gibi bir şey.

 

Hasedin kıskançlığın sebepleri.

Haset bu günlük mesele değil tabi. Bütün insanlık tarihine damgasını vurmuş. İlk insan, ilk peygamber Hz. Adem (as) ın evlatlarını birbirine düşmen eden ; Habil’ in ölmesine , Kabil’ in katil olmasına sebep olan haset değil mi?

Hasedin sebepleri şunlardır:

1. Düşmanlık. Münafıkların Medine de efendimize düşmanlık etmeleri ve her fırsatta kafirlerle işbirliği etmelerinin temelinde düşmanlık yatmaktadır. Çünkü, münafıkların önde geleni efendimiz Medine ‘ye  gelmeseydi kral olacaktı. Hatta tacı bile yaptırılmıştı. İşte Kur’anı Kerim münafıkların bu durumunu anlatmaktadır: "Onlar sizinle karşılaştıkları zaman "inandık" derler. Kendi başlarına kaldıkları zaman size karşı öfkeden parmaklarını ısırırlar. De ki, "Öfkenizden ölün. Şüphesiz Allah göğüslerin özünü bilir" (Âlu İmran, 3/119).  Böyle kin ve düşmanlık sebebiyle ortaya çıkan haset çok kere çekişme ve kavgalara da yol açar, hayat boyunca devam eder, hileli yollarla Allah ın verdiği nimetlerin yok edilmesini isterler. Hatta  insanın şerefi ile oynanır ve gizli işlerinin açığa çıkarılması için çaba harcanır.

2. İlim, mevki, servet , makam sahibi birinin bulunduğu makam için,elinde ki mal için  kibirlenmesi sebebiyle ; bu durumdan rahatsız olan birisinin  o şahsa karşı haset etmesi … Bu güncel bir tabirle aşılık kompleksinin  sonucudur.

3. Kibir ehlinin hasedi. Bazıları bütün nimetlerin kendilerinde olmasını doğuştan gelen bir hak gibi görürüler. Başkalarını küçük görürüler. Kendilerine göre küçük gördüklerine Allah tan bir nimet ,ikram verildiğinde ona karşı haset ederler. Çünkü ; onlara göre herkes onlara  hizmet etmeli ,herkes onara tabi olmalı. Zaman zaman ülkelerin hakim sınıfları bu tür hastalık içine girerler. Kur’ an –ı Keriminin niçin Mekke  ‘nin ileri gelenleri dururken bir yetime gelmesini içlerine yediremeyerek küfürde inat etmeleri bu yüzdendir.  Müşriklerin "Kur'ân iki şehrin birinden bir büyük adama indirilmeli değil miydi" (ez-Zuhruf; 43/31), demeleri böyle bir hasedin ifadesidir.

4. Şaşkınlık , hayranlık ve akıl erdireme sebebiyle haset etme "Siz de bizim gibi birer insansınız" (Yâsin, 36/15); "Bizim gibi iki insana mı inanacağız?" (Mü'minun, 23/47) ve "Kendiniz gibi insana itaat ederseniz hüsrana uğrayacağınızdan hiç şüphe yoktur" (Mü'minun, 23/34). Kur’ anın ifadesiyle aklı ermeyen şaşkınlar hasetleri yüzünden iman etmemişlerdir.

5. Herkesin bir amacı vardır. Yüksek makam ve mevkiler arzulayanlar kendileri ile ayni statüde olan kişilere haset ederler.

6. Makam ve mevki sevgisi, önderlik isteği sebebiyle kendisi ile yarışacak insanlara karşı haset ederler.  Sürekli övülmek ve üstün gelmek isteğinde olan kimse, "işte bu adam kendi sahasında zamanın en büyüğüdür, eşi ve benzeri yoktur" denildiğinde nasıl sevinirse, başka bir kimsenin kendisine ortak gösterilmesi, yerini alması hafinde de kıskançlık duyar, haset eder.

7. Kötü huyluluk ve Allah'ın kullarına verdiği nimetlere karşı cimrilik. Sanki nimet sahibi oymuşçasına , Allah ın verdiklerine karşı haset ederler.  Bu da haset ehlinin en iflah olmaz hastalığıdır.

 

Haset , haset eden kişinin kendine zarar verir.

Haset ehlinin kendinden başkasına bir zararı dokunmaz. Zira kıskançlık iyi bilinmelidir ki, kıskananın işini bitirir. İçinde yanan ateşe mani olamazsa ateş önce onun içini yakar. Kalbini kavurur. Kıskandığı insanlardaki Allah ın lütufları çoğaldıkça ıstırabı da artar. Bu yüzden suç işler, ceza görür. Yalan söyler, iftira atar. Ve içindeki bu homurdanmalar önce yakınlarından başlamak üzere herkese zarar verir.

Kalbi hastalıklar da aynen bedeni hastalıklar gibi insanlardan birbirine geçer,bulaşıcıdır. Haset ehlinin yanında bulanan ,sohbetine iştirak eden, nasihatını  dinleyen de zamanla ona benzemeye başlar. Bu tür insanları toplumda yalnız bırakmak ,

söylediklerine ilgisiz kalmak gerekir. Böylece zarar çemberini daraltmış oluruz.

Haset ehli kişilerin kem nazarları tehlikelidir. Nazar hak olduğu için hasetçinin nazarı da masum kişiye zarar verir. Hasetçinin kem nazarından kaçınmak gerek. Zira efendimiz bile hasetçilerin hasedinden Allah a sığınmıştır. Haset ,kıskançlık ve buğuz hakkında efendimizin uyarısına kulak verelim.

 “Size geçmiş toplumların hastalığı sirayet etti: Bu, haset ve buğzdur. Bu, kazıyıcıdır. Şunu bilmelisiniz ki, ‘kazıyıcı’ derken ‘saçı kazır’ demiyorum. O, ‘dini kazıyıcı’dır. Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin ederim, sizler iman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi sevmeye yardımcı olacak şeyi haber vereyim mi: Aranızda selâmı yaygınlaştırın.” (Tirmizî, “Sıfatü’l-Kıyâme”, 57 [2512])

           Hasetçinin hasedinden Allah a sığınmalıyız.

            De ki: Sabahın Rabbine sığınırım: Yarattığı şeylerin şerrinden; Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden; Düğümlere üfleyip büyü yapan büyücü kadınların şerrinden; Ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden.” (Felak, 113/1-5)
             Bu mübarek surede Rabbimiz bizim hasetçilerin şerrinden kendisine sığınmamızı istemektedir.  
Allâh’a sığınılması emredilen bu kötülük kategorileri şunlardır:

1. Mahlukların şerri,
2. Gece karanlığı vesilesi ile meydana gelebilecek şerler,
3. Büyü yapanların şerleri .
4. Haset ettiği zaman hasetçinin şerri.

          Rivayet edildiği üzere Efendimiz (s.a.s.), yatağına yatmadan önce mutlaka mübarek ellerini birleştirir, İhlâs, Nâs ve Felak surelerini bir arada üç defa okur, avuçlarına üfledikten sonra bütün vücudunu sıvazlar, öyle yatardı . (Buharî, )
              Haset edenin şerrinden korunmak için ikincisi insanın uyanık olması gerekir. Sabır ve itidal sahibi bir Müslüman olarak dikkatli davranmalıdır.  Haset edenin yaptığına sabretmeli ve sabırsız davranarak onun seviyesine inmemelidir.
             
Haset eden Allah’tan korkmasa, halktan utanmasa ve hattâ çok terbiye dışı davranışta bulunsa da, haset edilen kişi takva ve adaleti elden bırakmamalıdır. Sabredenlerin mükafatının Allah tarafından verileceğini bilmelidir.

            Kendisine haset edenin hasetliğini kafasına pek takmamlı. Kalbinde haset edene pek yer vermemeli ve fazla düşünmemelidir. Onu fazla düşünmek, ona mağlup olmanın başlangıcı olur.
            Biraz bu işi büyüklerin işi gibi size gelebilir. Kötülüğe karşı iyilik er kişinin işi diyebilirsiniz. İşin esası en etkili savunma yöntemi de budur.
             
Hasede uğrayan Allâh’a olan itimadında sebat göstermelidir. Çünkü bir insanın kalbinde Allâh’a itimat kökleşmişse, o insan hiçbir kimseden korkmaz

Haset ,hasetçinin günahının artmasına sebep olur.

Bütün kötü kalp hastalıkları gibi haset de kişinin günahının artmasına , Allah katında ki derecesinin düşmesine ve cehenneme gitmesine sebep olur. Bu özellikleriyle, “Kalbin saflığını ve temizliğini gideren bir pislik olan haset, ateşin odunu yakıp yok etmesi gibi insanın iyi huy ve amellerini giderir, yok eder.” (Ebû Dâvud ) Allah korusun.

 

Efendimiz kıskançlık etmemizi istemiyor.

            Efendiler efendisinin biz ümmetlerine karşı merhamet ve şefkatini bilmem söylemeye gerek var mı. Böyle merhamet ve şefkat sahibi bir Peygamberin sözlerini can kulağı ile dinleyelim:Zinhâr dedikodu ile ömür tüketmeyin; başkalarının kusurlarının takipçisi olmayın; birbirinize karşı çekememezlik ve kıskançlığa girmeyin ve sakın sakın kin gütmeyin.”

            Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor: Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) ile beraberdik. Buyurdular ki:
              - “
Şimdi, yanınıza Cennetlik bir adam gelecektir.”
Az sonra, sakalından abdest suyu damlayan ve ayakkabılarını sol eline almış bir şekilde Ensar’dan birisi çıkageldi. Ertesi gün olunca, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) yine evvelki gibi söyledi. Bu defa yine aynı kişi çıkageldi. Üçüncü gün olunca, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) yine aynı sözü tekrar etti ve yine aynı adam geldi. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) kalkınca, Abdullah b. Amr, o adamın yanına giderek kendisini birkaç günlüğüne misafir etmesini istedi. Abdullah ibn Amr (r.a.), hadisenin devamını şöyle anlatır:
“Üç geceyi onunla bir arada geçirdik. Fakat, geceleri kalkıp namaz kıldığını görmedim. Ancak, sabah namazına kadar her uyanışında Allah’ı andığını işitiyordum. Onun, bu zaman zarfında hayırdan başka bir şey konuştuğunu duymadım. Bu üç günün nihayetinde onun amelini küçümseme eğilimindeydim. Kendisine dedim ki:
             –“ Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’in üç kere: “Şimdi, yanınıza Cennetlik bir adam gelecektir.” dediğini işittim. Üçünde de sen çıkageldin. Amelini anlamak için senin yanında kalmak istedim. Fakat, büyük bir amel işlediğini görmedim. Seni, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’in söylediği mertebeye ulaştıran nedir?”
           
–“ Sadece gördüğün bu durumumdur.” dedi. Ben dönüp gitmek üzereyken seslendi ve bana:
            – “Ancak şunu da ilâve etmeliyim ki, ben Müslümanlardan hiçbir kimseye karşı kalbimde kin ve hile tutmam. Allâh’ın verdiği herhangi bir hayırdan dolayı da hiç kimseye asla haset etmem.” dedi. Bunun üzerine Abdullah:
          
–“ İşte, seni o dereceye ulaştıran budur.” dedi.” (İ. Hanbel, Müsned, 3:166)

           
Dinden ,dindardan hoşlanmayanlar , dini yaşamak isteyenlere karşı haset ederler.

             Size bir ferahlığın, bir nimetin ulaşması onları (dini inkâr edenleri) tasalandırır. Bir fenalığın gelmesine ise, âdeta bayılırlar. Şayet siz sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, onların tuzakları size hiçbir zarar veremez. Çünkü Allah, elbette onların yaptıklarını ilmiyle, kudretiyle kuşatmıştır.” (Âl-i mran, 3/120).  Bu âyet-i kerimede ifade edilen husus tam bir hastalık hastası olanların durumudur. Aslında efendimiz zamanındaki kafir ve münafıkların durumun dillendirse de günümüzde bu tür insanlara fazlası ile rastlıyoruz.  Özellikle dini inkar edenler, dinden ve dindardan hoşlanmayanlar, iman edenlere , kendi kararınca inancını yaşamak isteyenlere karşı haset ederler. Ve onlara Rableri tarafından bir ferahlık ya da nimetin ulaşması karşısında dert, üzüntü ve tasaya düşerler. Yine  dine ve dindara gelen bir musibetten dolayı da bu insanlar büyük bir sevinç duymaktadırlar.

             Bütün bunlara karşı dinini yaşamaya çalışan Müslüman daha çok gayret etmeli, amelde daha çok sebat göstermelidir. Sadece önüne bakmalı , kimin ne söylediği umurunda bile olmamalıdır. Çevreden gelen eleştirilere kulak kabartırsa dikkati dağılır ve onlara laf yetiştireceğim derken esas hedefini unutur, ameli azalır. Zaten onların da istedikleri bu değil mi?

          Kalp hastalıkları ise ancak ilim ve amel ile tedavi edilebilir.

            Her derdin bir dermanı vardır. Allah her hastalığa şifa yaratmıştır. Yeter ki arayalım. 

Bedeni hastalığımıza nasıl derman arıyorsak kalbi hastalıklarımıza da derman aramak mecburiyetin de değil miyiz.? Bu dünyada ki saadetimizi düşündüğümüz gibi öbür dünya mutluluğumuzu da düşünmek akıllıca bir iş olmaz mı? Hem kalbi rahatsızlıklar insanın iki dünyasını da karartmaz mı? Bu dünyada çevremize ,dostlarımıza ,kendimize karşı bir suç olduğu gibi bu suçu ahirete günah olarak taşırsak hesabını nasıl veririz?

            Kalbi hastalıkların tedavisi için şu yolu takip etmek lazımdır.

 Birincisi bu konuda bilgilenmektir. Önce günahı ve iki dünyamıza zararları hakkında bilgilenmek. Sohbetlere katılmak ,camilerde vaazları dinlemek ve başımıza dert olan içimize sıkıntı olan hastalıklar hakkında kitaplar okumak… Önce içimizdeki kurdu tanımak lazım.

İkincisi , içimizdeki olumsuz duygularla mücadele etmek. Her menfi hissin müsbeti ile değiştirmek. Yani nefsani mücadele etmek. Kıskandığımız kişiye karşı sevgi duymaya, onu övmeye, ona karşı alçak gönüllü olmaya, ona yardımcı olmaya, gerektiğinde özür dilemeye kendimizi zorlamaktır. Bu elbette zordur, ancak bu zorluğun karşılığın Allah fazlasıyla verecektir. Nefsimizin  isteklerini yerine getirmeyerek, hatta aksini yaparak ona hükmetmesini öğretmektir. Kendisinden birisine karşı kibirli davranmasını istediğinde karşı koyarak tevazu göstermeli; vermemeyi fısıldadığında, vermelidir. Kişinin bu davranışları, karşısındaki insanı memnun eder ve onun tarafından sevilmesine neden olur. Bu şekilde karşılıklı sevgi başlar ve zamanla haset hastalığı yok olur.

Üçüncüsü ise bir gönül doktorunun elinde tedavi olmaktır. Bu işin ustası , marifet ehli , nazarı gönüllere şifa , sohbeti dertlerimize derman olan bir Hakk dostuna gidip öğrettiği zikir ve amelleri yaparak tedavi olabiliriz. En kolay yolda budur. Çünkü , hastalığın merkezi kalptir. Kalbin en keskin ilacı ise Allah ın zikridir. Kalbe zikir galip gelince , Allah ismi yerleşince ; içerde bulunan ne varsa ,zulmet namına dışarı çıkar. İnsana şeytanın ve nefsin müdahalesi kalmaz. Sözünde hikmet, amelinde ihlas, duygularında sevgi olur. Kul kendini zorlamadan ,sonuçsuz kalacak çabalara kendini atmadan, kolayca şifa bulur. Hatta kendi halindeki bu güzelleşmeye şaşırıp kalır. Bana ne oldu da nice çirkin ahlakım Muhammedi ahlakla değişmiş , der. Şükreder.

Allah kulunu sever , sevdiklerinden birin gönderir. Bu değeri ölçülemeyecek kadar büyük bir lütuftur insana. İki dünya saadetini kazandıracak bir lütuf. Ve kendisine ilaçları verilir, tarif edilir. Muhakkak kullanması istenir. Müntesip ilaçları kullanmaya başlar, semeresini de en kısa zamanda görür. Muhteşem bir inkılabın içinde bulur kendini. Sonra nedense iradesinin kullanamadığından olsa gerek amelleri zayıflar , amelleri ,yani ilaçları ihmal ettiğinden dolayıdır ki , hastalıklar yeniden kalbe dolmaya, o güzelim Allah mülkünü kirletmeye başlar.

Haset bunlardan sadece biridir ve kesin şifası için zikir ve diğer amellere devam etmek şarttır.

 

              Bütün kalp hastalıkları gibi haset, çekememezlik ve kıskançlık insan bünyesini kemiren bir ince kurt gibidir. İçinde çöreklenen zehirli bir yılan gibidir. Hem bu dünyamızı hem ahiretimizi yer bitirir. Bize düşen bu bulaşıcı hastalığa karşı acilen tedbirler almaktır. Dinin gösterdiği ilaçları kullanmaktır. Ki , iki dünya mutluluğuna erelim.

          Ya Rabbi!

          Bizi hasetleri  yüzünden  mahşer günü huzurunda mahcup  olanlardan eyleme!
          Amin!

  

 

 

April 24

ÖLÜM NE ZAMAN GÜZELDİR

ÖLÜM NE ZAMAN GÜZEL OLUR

 

Ölüm güzel şey budur perde arkasından haber,

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?

 

Diyen doğru demiş. Doğru demiş de  asıl mesele güzel ölümle dünyadan göçüp ruhun mutluluk destanını dinlemek değil; bizim gibi dünya hengamesinden başını kaldıramayan esir kullar için bu destanı  masal dinleyen çocuklar gibi dinlemek hoştur,ayni zamanda boştur.

 

Esir kullar için asıl mesele ölümü güzelleştirmeden geçer. Ölümü nasıl güzelleştiririm. Ölüm ne zaman benim için özlenecek bir vuslat şerbeti olur. Ne  zaman ,hangi halimde ?... bunu öğrenmem lazım. Bunu bilmem lazım..  önümü görmem lazım dostum. Karanlık bir çukurun başındaki adamdan başka ne beklenir. Bütün bunlara rağmen gülüp oynuyor ,dünya meşakkati  ile oyalanıyorsam  akıl ve zeka özürlü olduğuma hükmedebilirsiniz. Ya da ahmak biri olduğuma …Bunlardan  daha da kötüsü imanımın zayıflığına yada yokluğuna hükmedebilirsiniz.

 

İşitin ey yarenler, ey kardeşler!

Korkarım ben ölem deyü.

Ölüdüğüme   kayırmazam

Ettiğimi bulam deyü.

 

Eteğini bulma korkusu ile nasıl rahat ederim. Bir gün firarda olduğumuz bu dünyada bizi kulağımızdan yakalayıp dipsiz bir çukura atarsalar ne yaparız. Boğazımıza takılan bukağıdan ,ayağımızdaki prangalardan nasıl kurutuluruz. Hayır demenin mümkün olmadığı hiçbir erkekliğin,yiğitliğin sökmediği gün ne yaparız.

 

İşte bütün korkuların sarıp sarmaladığı düşünce çemberinde boğulurken insan nasıl vuslat şarkıları söyler. . O hal bizim için değil Allah ‘ın velileri içindir. Bi bakalım kendi halimize . yaşayamadıklarımıza değil.

 

Korktuğumuzdan Allah ‘ın bizi emin kılacağı bir hal ü ahvala kavuşabilmemiz için ne yapmak gerek… asıl bunu bilmek gerek.

 

VE KAĞIDA KAN DÜŞTÜ

 

Ölüm düşüncesi bu. Ölümden çok ölüm sonrası endişesi..

Etlerin lime lime çürüdüğü,saçların tel tel döküldüğü, kemiğin toprakla öpüştüğü zaman dilimi içinde ürperden gerçeklerin acısı,iç yanması,korkusu bu.. cesedim bir şey duyacak mı? Bilmiyorum.ölümün kıyısından bile geçmeyen ruhumun acısı bu. Hani küçük ölüm denen rüyada çekilen sıkıntıların bir benzeri bu. Yada da küçük bir nüvesi olsa gerek.

 

“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya Cehennem cukurlarından bir çukur.”  Kabrim Cennet bahçesi olacak mı? Yoksa Cehennem çukuru mu olacak. İçimdeki dipsiz kuyunun bilmecesi. Çözebilir miyim, bilmiyorum.

 

Bu korkuların,endişelerin içinde imanlı bir kalbin yapması gerekenleri yapmalıyım. Demek oluyor ki kabrimi cennet bahçesi yapacağım. Bu benim elimde. Aklım ve iredemle ben bunu başarabilirim. Aklın ve iradenin yetmediği ,kalbin dayandığı ,yorulduğu yerde Allah’ ın yardımı ile.Yollarında bulunduğumuz, Sadat-ı Kiramın himmet ve duası ile. Başarabilirim.

 

Aklım başımda olduğu halde düşünebiliyorsam; Allah’ ın ve Peygamberimin emirlerini yapıyorsam bir korkum olmaz. Çünkü Allah ‘ın rahmetine güveniyorum. Ümidim dağlar kadar. Çünkü hayatımın ,ruhumun,bedenimin ve ölümün,kabrin,sıratın,Cennetin,Cehennemin sahibine iman ettim. Emirlerini yapmaya gayret ediyorum. Kendimi rabbime sevdirmek için elimden ne gelirse yapacağım.İbadetin usulünü ,kalbin hissiyatını bu yolda kullanacağım..

 

Hedeflerin hedefi,gayelerin gayesi ,sonların en sonu Cennet-i Ala ‘da Cemalullah’ ı görmekse önce Cennete girmek gerek. Cennete girebilmek için sıratı geçmek,hesabı vermek gerek. Kabir kapısını Cennet eylemek gerek.

 

Bütün bunlar için fazla düşünüp ne yapalımlarla uğraşmak bizim işimiz değil. Çünkü dünyanın ve din gününün sahibi inceden inceye yolu göstermiş,kuralları koymuş,hakemleri ,gözlemcileri yerleştirmiş. Şimdi bize düşen faul yapmadan ,üstün bir gayretle düşmanlarıma(nefis ve Şeytana) yoluma çıkan ins şeytanlarına gol atmak.hem de defalarca gol yemeden.

 

 

ŞİMDİ AL SANA REÇETE

 

İman ile can teslim etmek..

Her şeyin bir önü bir sonu vardır. İman ile can teslim etmenin de bir önü bir sonu vardır.

Son nefeste ALLAH diyebilmeliyim .

Son nefes ,ecel anı. Azrailin pençesini vurup vücuda can veren bütün sistemleri sonlandırdığı an. Bedenimizin tüm zerrelerine batan tikelli bir çalının tepemizden çekip çıkarıldığı an. Bütün bu acılar içinde ALLAH demeliyim. Ahların ve vah vahların bir faydası yok.

 

Bu anda aklım muhtemelen yerinde olmayacak. Şuurum ,iradem hükmünü yürütemeyecek. Akılsız ,iradesiz ve şuursuz olarak ALLAH demeyi öğrenmeliyim. Ya başka bir şey dersem. İşte bu beni korkutuyor. Anam ,babam da diyebilirdim. Canım kadar sevdiğim evlatlarımı da anabilirim.

 

Duyuyoruz, insanlar son nefeslerinde neler neler diyorlar. Hatta bu konuda bir kitap bile yazılmış. “Meşhurların Son Sözleri”  Neler dememişler ki… bazıları güldürüyor ,bazıları düşündürüyor. O güçlü , büyük büyük insanların son nefeslerindeki çaresizlikleri ibret-i alem..bu son anın büyüğü küçüğü olmaz. İnsanın  makamı ,mevkisi,rütbesi bir işe yaramaz. Bütün maddi değerlerin sıfırlandığı bir an. Altınınbakır,paranın pul olduğu bir an. Hatta dünya dolusu servetin bir “NEFES “etmediği bir an. İşte o an ALLAH demeliyim.

 

Sonsözü ALLAH olan cennete gider.

Son sözümün ALLAH olabilmesi için ne yapmalıyım.,ne yapmalısınız. Bakın dostlarım,kardeşlerim,arkadaşlarım bunun yolu ALLAH ı bilmek ALLAH ı söylemek.

 

İç yüzünde ne var ise dış yüzüne o sızar demiş ALLAH dostu. İç yüzümüzde ALLAH varsa dış da ALLAH çıkar. İçimize dünyayı doldurmuşsak ,tabi ki dünya çıkacak. Nur doldurmuşsak NUR çıkacak. Kasvet,dert,sıkıntı,geçim derdi,para doldurmuşsak onlar çıkar. Zevk ü safa ile ömür sürmüşsek yine onlar sökün eder dışarı. ALLAH KORUSUN..

 

Ne doldurdun ki ne sızacak ağam.virt mi çektik söyle düzenli,içimiz yana yana …İçten ,yürekten doya doya ALLAH mı dedik bir kere.

Bunu ilk defa ben düşünmedim elbette .düşünen düşünmüş. Son sözün ALLAH olabilmesi için nice yollar gösterilmiş taliplilere. “Allah ‘a giden yollar mahlukatın nefesleri sayısıncadır..” biz de bir yol tuttuk elhamdülillah .bizim yolda gizliden ,kalben ALLAH denir. Yani aklın ,şuurun,iradenin hükmünü kaybettiğinde kalbimizin ALLAH  diyebilmesi için , kalbimize ve kalıbımıza ALLAH ı öğretiyoruz.. bir gün ecel gelirse, kapımızı çalarsa hazırlıksız yakalanıp ebedi hayatımızı mahvetmeyelim. İşi tesadüflere bırakmayalım. Tedbirimiz alalım  takdiri ALLAH a bırakalım.

 

Şimdi vakit dolsa,dolsa da Azrail gelse,can almaya hamle kılsa ; ALLAH diyebilir miyim. Şimdi diyorum ,çünkü vaktini ,saatini bilmediğimiz bir gelecekten bahsediyoruz. Hazır mıyız efendim. Hazır mıyız nefsim? Can vermeye can verirken ALLAH  demeye.

 

Bir denesek,tatbikat yapsak. Ölümün tatbikatı olmaz tabi. Ancak ALLAH diyebilmenin tatbikatı olur.  Başımıza gelmiştir.ani tepkilerimiz vardır.ayağımız kaymıştır düşerken ne dedik.  Ayağımız bir taşa çarptıysa ne dedik.ensemize biri bir şaplak indirdi ,ne dedik.  Canımız acıyınca, keyfimiz  gelince ne dedik. Ahlar ,vahlar kurtarır mı insanı… Ana ,baba demenin bir faydası var mı? ALLAH demek lazım kardeşim, her halükarda.. ALLAH. Vesselam.

 

  

MUHABBET İÇİN SOHBET

MUHABBET İÇİN SOHBET

              Bizi bir araya getiren,sohbet meclisi kurduran ve bu vesile ile rahmetini üzerimize sağnak,sağnak yağdıran Rab’imize mahlukatın nefesleri sayısınca şükürler olsun.

              Sohbet yolunu açan, sohbet ile  çocuğunu diri diri toprağa gömecek kadar taşlaşmış gönülleri nur menbağı yapan Habib-i Ekrem efendimize selam olsun !

              Allah ‘ ın Habibinin  takva ile amel işleme , insanları nazar ve sohbet yolu ile irşad etme usulünün varisi olan; büyüğümüz ,gönül aydınlığımız ve sohbetçimiz ,nasihatçımız Gavs-ı Sani hazretlerinin Allah makamını alî eylesin.

             Kardeşlerimiz , bugünkü sohbetimizin konusu ; SOHBET !

             Sohbet gönüllerin sevgi ve muhabbetle birleşmesidir. 

           Biz şimdi sohbetteyiz. Sohbet sadece bilgilenmek için gelinen yer değildir. Sohbette bilgiden ,malumattan daha fazlası vardır.  “ Aynı mecliste bulunmak, yan yana durmak, kalplerle kaynaşmak, sözden çok davranışlarla anlaşmak, halden anlamak, hal ve tavırlarla birbirini etkilemek, içten içe dertleşmek, gönülden gönüle haberleşmektir.” Sohbet.

           “ İnsan hayatı sohbet üzere kuruludur. Sohbet, kendi cinsiyle bir olmak, ortak dille dertleşmek ve aynı hayatı paylaşmaktır. İnsan, ünsiyete muhtaçtır. Ünsiyet, birileri ile yalnızlığı gidermek, derdi dindirmek, sevgiyi paylaşmak ve muhabbet etmektir.”

           Sohbetin sahibi olan büyüğümüzün bize öncelikle bir emridir.  “Dergahlarda vekiller bol bol tasavvuf sohbetleri yapacak. Seydamızı, saadatları anlatacak. Sohbet olunan yerde Saa-datların ruhaniyeti hazır olur. Sofilerde rabıtalı dinler. Rahmet zuhur eder. Rahmet muhabbeti, muhabbet amel işlemeyi, amel işlemek sofinin kurtuluşuna yakınlık derecesine vesiledir. Sohbet olmazsa amel olmaz. Bir vekilin sohbet yapması,- şeriatı anlatması için illa molla, alim olması şart değildir. Kitaplardan açıp okuyabilirsiniz.”

            Mübarek büyüğümüzün bu mübarek sözünden de anlaşılacağı gibi sohbet bütün güzel hallere ulaşmak için çok önemli bir metottur. Bir vasıtadır. Nihayetinde bizi Allah ın razı olduğu bir kul olmamıza vesile olacak olan en güzel emellere ruhen hazırlama yeridir. Muhabbetin ; sohbetin sahibi tarafından gönüllerimize ikram olarak lütfedildiği cennet bahçesidir. Günler boyunca günahlardan kararan kalbimizin ferasetli bir Hakk dostunun nazarı ile temizlendiği ve akümüzün yeniden şarz edildiği meclistir.

           “Sohbet, bir olmak, beraber olmaktır. Arkadaş, dost olmaktır. İrşad etmek, nasihat etmektir. Yani sohbet, ayrıca kalbin bir fiilidir ve kalpten kalbe irtibatı da sağlar.”

           Büyük veli Şah-ı Nakşibend k.s. diyor ki: “Bizim terbiye yolumuz sohbet üzere kuruludur. Hayırlar, Allah için salih insanlarla beraber olmadadır. Onlarla sohbete devam ede ede hakiki imana kavuşmak nasip olur.”

           Sahabeyi Kiram Efendimizin sohbete ile yüksek derecelere ermişlerdir.

            Ayrıca sohbet müekked bir sünnettir. Efendiler efendisinin müslümanlıkla şereflenen insanları yetiştirmek için bir usul olarak ortaya koyduğu bir kutlu birlikteliktir. Efendimizin sohbetinde bulunan ; “ nurlu nazarları altında oturan, kendisiyle aynı meclisi paylaşan, ona sevgiyle gönlünü açıp kalbini ilahi nurlarla dolduran ve şerefli sohbetlerine katılan müminlere “Sahabe” denmiştir.”

           “Allahu Tealâ’nın cemalini ve en büyük ayetlerini gören Peygamber gözleri de Ashab-ı Kiram’a nazar ettikçe, ashabın kalpleri açılmış, imanlarına iman katılmış, yakinleri artmış, vesvese kesilmiş, gönülleri sevgiyle dolmuştur. Yani Hz. Rasulullah’ın (A.S.) gönlü, ashabın gönlünü beslemiştir. Onun saadetli kalbi ashabın kalbine aksetmiştir. Efendimiz (A.S.) güzel haliyle ashabının batıni hallerini güzelleştirmiş, tatlı diliyle de zahiri işlerini düzenlemiştir.”

            Her şeyin O’ nun hatırına yaratıldı. Yaratılmışların en şereflisinin nazarında ve sohbetinde yetişen ashab da o derece büyüktü,Allah katında o derece yüksek makamları vardı. “  Gözle görmek kalbe öyle etki eder ki, bin haber, bir nazar kadar sonuç vermez. Onun için Efendimizi bir kere görenler, bin kere siret ve sahih hadis kitaplarını okuyanlardan daha çok bilgi ve sevgi sahibi olmuşlar.”

             Sohbetin hedefi Allah rızasını tahsildir. Bunun için buraya geldik. Bunun için birbirimize iyiliği emredip kötülükten sakındırıyoruz. Ve bunun için sohbet edip muhabbet eyliyoruz. “Sofiler bol bol sohbet yapın Saadatları anlatın. Sohbet insana muhabbet verir, sohbet insana amel yaptırır. Muhabbet  olmazsa insan hiçbir şey yapamaz.” Böylece muhabbeti tahsil etmek için sohbete gelmişiz.

             “ Güzel olan sohbetin edebi ve hedefi güzeldir.” “Zaten sohbetteki hedef, sohbetine girilen kimsenin boyasıyla boyanmaktır.” Bakın kardeşler bu sohbetin bir sahibi vardır. Sohbet esnasında aramızda dolaşan sahip. Ruhaniyetleri ile her sohbeti şereflendiren nuraniler ,melekler bizi bir yerlere alıp götürmek ,içimizin boyasını kendi boyaları ile boyamak istiyorlar. Zaten biz kendi halimizden memnun olsaydık sohbete gelmezdik. Halimizden, amelimizden, muhabbetimizden belli ki memnun değiliz. Bizi kendine çekecek, kendi hali ile hallendirecek , kendi boyası ile boyayacak bu ulu kişinin sohbetine geldik. Teslim olalım. Buyur efendim bütün sanatını üzerimde göster. Kalbim ,ruhum, cesedim sana teslimdir. Hangi yöne çevirirsen çevir. Hangi boyaya boyamaz istersen boya. Bende beğenmediğin neyim varsa temizle!

               “Sohbetten gaye, Cenab-ı Mevlâ’nın rızasını tahsil, kalbin ihyası, ebediyyet yolunda gerekli bilgilere ulaşmak, güzel ahlâk ve edep yolunda mesafe kat etmek, terakki etmektir.

Bir kimse maneviyat yolunda zikir gibi üzerine düşen vazifelerini yapmak kaydıyla tam bir ihlâs üzere manevi sohbetlere devam ettiğinde, kalbinde dünya ve hatta ukba sevgisi kalmaz, sadece ve sadece Yüce Mevlâ’nın has sevgisi yer alır ki, işte önemli olan budur; gaye budur.

Evliyaullahın muhabbeti, insanı muhabbet-i Habib-i Kibriya’ya; Habib-i Kibriya’nın muhabbeti de Muhabbetullah’a, yani Allah’a vuslata götürür. Bu yolun temeli ise, kişinin zahirde ve batında sohbet üzere bulunmasıdır.” “Bir kurtuluşa ereni görmeyen kurtulamaz.”

             “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun!” (Tevbe, 119) İlahi kelamdan da anlaşılacağı gibi Allah ın bir emridir. Bu emre uyarak iyi , Salih, sadık , muttaki  kullarla beraber olmanın ,ayni havayı teneffüs etmenin , onların yaptıklarını yapmanın , sözlerini dinlemenin bir yeridir sohbet.   “(İnsanları) Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden kimin sözü daha güzel olabilir?” (Fussilet, 33)

              Sohbetin insanın ruhuna ,imanına ,ihlasına, ameline ,ahlakına sayısız faydaları vardır.   Nakıs olanlar, kamil insanlara baka baka önce noksanlıklarını görürler. Sonra güzelin ne olduğunu öğrenirler. Peşinden iyiliği sever, iyi insan olmaya niyetlenirler. Güzel olan çeker, kuvvetli olan etkiler. İnsan fıtratı gördüğüne meyleder. İyileri gören kimsenin kalbinde iyi duygular yeşerir, kötülerle oturup kalkanın içinde ise kötülükler beslenir. “Kalpleri birbirine benzedi” (Bakara/118) ayeti de aynı fikri paylaşan ve aynı atmosferde yaşayan insanların benzer tavırlar sergilediğini göstermektedir. İnsan bir kimse ile beraber olmaya devam ederse, önce onun haline rıza gösterir, sonra onun tarafına meyleder, peşinden kendisini taklit eder.

            “Tasavvufta, kamil mürşidle sohbet, terbiyenin temelidir. Peygamber varisi olan kamil mürşidler, Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimizin nazarla terbiye ilmine de varis olduklarından müridlerini sohbet ve nazar yoluyla terbiye ederler. Bu muttaki insanlara Allah tarafından özel bir nur verilmiştir. O nur ile yaşar, o nur ile bakarlar. Nur ve sevgi bütün vücutlarına yayılmıştır.”

             “ Kamil insanın meclisine katılan kimse, ilahi sevgi ve rahmetin altına girmiş olur. O rahmet ve nur kalbe girince kalp açılır, genişler, içine Allah sevgisi girer, kalbin katılığı gider. İnsanın aklı da bu nurdan nasiplenir; düşünür, iyiyi kötüyü kolayca anlar. Gönül güzel işlere koşar, kötülükten nefret etmeye başlar.”Velilerdeki nur ve feyiz her kalbe ilaçtır.”

               Şah-ı Nakşibend Hz.leri, sohbetin önemini şöyle ifade etmiştir: “Bizim tarikatımızın esası mürşidle sohbettir. Havette gizli şöhret arzusu, şöhrette afet vardır. Hayırlı olan iş, halkla Hak yolunda beraber olmaktır. Mürşidin sohbetine devam ede ede hakiki imana ulaşmak nasib olur.” (Cami)

            Sohbet vesilesiyle cemaat birbirinden görerek, yaşayarak, edep, erkân öğrenir. Dinî nezaket, sevgi, şefkat, hizmet, fedakârlık gibi olgun ahlâkî özellikleri içine sindirir. Kardeşlik duygusu pekişir.”               Eğer bu sohbetler iyi değerlendirilirse, insanlar süflilikten kurtulur, yüksek derecelere kanat açarlar.Bir kimsenin kamil bir şeyhin yanında bulunmadan, onun sohbetlerinden bol bol yararlanmadan, meclisinde teneffüs edilen manevî havaya alışmadan ve orada yaşanan durumların manevî zevkini tatmadan olgun bir insan olması mümkün değildir. Bunun için mutlaka olgunluğa erişmiş ve manevî alanda yol almış muhterem bir zatın sohbetinde bulunmak, o sohbetin vereceği manevî zevki tatmak ve onun irşadından istifade etmek şarttır.
       “Evliyanın sohbetinde bir saat kalıvermen,     

         Hayırlıdır bir asırlık gafilane ibadetten.”

           Kötülerle sohbet etmek cehennem çukurlarının kenarında dolaşmak gibidir. Cenab-ı Hak, “Sakın zalim ve günahkar kimselere yaklaşmayın, yoksa size de ateş dokunur.” (Hud/113) buyurarak, kötülerle aynı mecliste olmak bir yana, onlara yakın olmanın bile nasıl kötü sonuç vereceğine dikkat çekmiştir.. Hz. Rasulullah (A.S.): “İnsan arkadaşının dini ve gidişi üzeredir; bunun için herkes kiminle arkadaşlık ettiğine iyi baksın” (Tirmizî) buyurmuştur.

           

Bazıları sohbete geldikleri halde faydalanamazlar. Bunun çeşitli sebepleri vardır. Kibirli insanlar ve kendisini kamil gören kimseler, salih insanların sohbet ve beraberliğinden istifade edemezler. Büyükler, “benlik bu yolda en büyük engeldir.” demişlerdir. Sohbete gelen insanlar bulundukları meclise güzel bir niyetle gelmelidirler. Sonra bulundukları meclisin en ednasının kendileri olduğunu bilmelidirler. Sohbete gelen kişi,sohbet eden dahil kendilerine bir paye biçer , büyüklük gösterirseler bu sohbetten bir fayda sağlayamazlar.

          Bazıları ise sohbete insanları imtihan etmek, tartışmak, münazarada bulunmak ,kendi ilmi derecesini göstermek için gelirler. Geldikleri gibi de giderler.

       

 Sohbet edenleri bir arada bulunduran bir sürü ortak halleri vardır.

“Sohbet için bir araya gelen topluluk, rastgele toplanmış, şuursuz, gayesiz, sıradan bir topluluk değildir. Aksine duygu ve düşünce birliği taşıyan, birbirlerinin sevinç ve kederlerine ortak olan, gözünü Allah rızasına dikmiş, yüce hedefli bir topluluktur.”   “Ya senin kendisinde yok olacağın, ya da onun sende yok olacağı biri ile sohbet et. Ya da hem senin, hem de onun Allah’ da yok olacağınız biri ile sohbet et; ne sen kalasın, ne de o...”

            “Ruhlar, değişik sınıflara göre dizilmiş ordular gibidir. Ruhlar aleminde birbirleri ile tanışanlar (ortak özellikler taşıyanlar), dünyada kolayca tanışıp kaynaşırlar. Orada birbirlerine yabancı olanlar, burada da zıtlaşıp dururlar.” (Buharî, Müslim, Ebu Davud)  Peygamberimizin bu güzel sözünden anlayacağımız  üzere ,demek ki biz ezelde de beraberdik.

 

             Sohbet vaazdan farklıdır.  “ Sohbette sözlü eğitim ve öğretimin yanı sıra, hal eğitimi ve manevi yansıma da vardır. Kâmil insanların lafızları kadar nazarları ve halleri de son derece etkilidir. Sohbet vesilesiyle, onların ilâhi muhabbet ve marifetle dolu gönüllerinden ortaya çıkan üstün hal ve sıfatlar manen cemaate akseder. Çoğu zaman salikler bu tesiri lâtifelerinde açıkça hissederler. Böylece irşadın tesiri açıkça görülür.”

 

              Sohbet meclisleri Cennet bahçesidir. Rabbül Alemin’in sohbetlere ayrı bir nazarı vardır. İslâm ahlâkını öğrenmek, birbirleriyle kardeşlik kurmak, ayrılığı, tefrikayı bertaraf etmek için biraraya gelip sohbet eden müminlere melekler dahi gıpta ederler.”

                 “Allah’ın evlerinden birinde toplanıp Kur’an okuyan, ilim müzakere eden, zikirle meşgul olan bir topluluğun üzerine muhakkak ilahî sekinet iner, kendilerini rahmet kaplar, melekler etraflarını çepeçevre kuşatıp onlara dua ve istiğfar ederler. Allah onları melekleri yanında zikreder.” [Ebu Davud, Vitr, 14; İbnu Mace, Mukaddime, 17. ] hadisinden şu sonuçları çıkarır: “Müminlerin bir araya gelerek zikir yapmaları neticesinde, kalbde zikre karşı muhabbet uyanır, kalblerin nuru birbirine yansır, manevî şevk ve ilahî zevk hasıl olur. Ayrıca zikre devamlılık kolaylaşır. Çünkü bu meclislere katılanlar, birbirlerini Allah için seven, Allah için arkadaş olan ve Allah için bir araya gelen insanlardır. “Sohbet meclislerinde, hadis-i şeriften de anlaşılacağı gibi, akıl ile izah etmekte zorlanacağımız manevi işler cereyan eder. İnsan ruhunun ihtiyacı olan manevi gıdalar ikram edilir, kalpler huzur bulur. Meleklerin teşrif ettiği ruhanî bir meclis kurulmuş olur.”

“ Günümüz hayat şartlarında sohbet meclisleri, insanın kendini bulacağı, hakikati soluklayacağı, ruhunu doyuracağı mana sofralarıdır. Bu meclislere mümkünse her gün, her hafta, hiç olmazsa ayda bir katılmak her müminin ihtiyacıdır.” Abdullah b. Revaha r.a. bazen arkadaşlarına: “Gelin, Allah için oturup meclis kuralım, bir saat imanımıza iman katalım.” derdi. Bunun ne demek olduğunu anlamayan bir sahabi, gidip durumu Hz. Peygamber’e anlattı. Efendimiz s.a.v: “Allah İbnu Revaha’ya rahmet etsin. O, meleklerin katıldığı ve övündüğü zikir meclislerini seviyor. Sizi ona davet ediyor.” (Ahmed) buyurdu.

     

 Sohbet meclislerinde Allah ın hoşuna gitmeyen şeyler konuşulmaz.

Sohbette dünya konuşulmaz, konuşulmamalıdır. Hatta ukbadan da bahsedilmez, siyaset, hayat pahalılığı gibi lüzumsuz işlerden bahsedilmez. Dedikodu, gıybet, malâyanilik gibi gayri meşru davranışlara asla yer verilmez, fırsat tanınmaz.

          “ Kötü sohbet, kötü arkadaş ve kötü çevre ile oluşur. Hedefi dünya menfaati ve boş heveslerdir. Bu beraberliğin, hedefi gibi edebi de bozuktur. Kötü sohbet, din ve dünyaya yaramayacak, boş ve nahoş konuşmalardan oluşur. O, helali bırakıp harama dalmaktır. Yalan, iftira, gıybet, alay ve dedikodudan zevk almaktır. İnsanların şeref ve namusunu zedeleyecek, kötü işlere özendirecek, güzel şeylerden nefret ettirecek bütün sözler kötü sohbettir. Bunu yapanlar kötü arkadaştır. Böyle sohbetlerin yapıldığı yerler kötü meclistir. Tevbe edilmezse böyle bir sohbet ve dostluğun sonu ahirette birbirine düşman olmak ve ebediyyen ağlamaktır. “

 

Sohbetten faydalanmak için edebe dikkat etmek gerekir.                                                   “Vusulsüzlüğümüz, usulsüzlüğümüzdendir”

          - Sohbet meclisine sırf Allah rızası için gitmek.

          - Gideceği meclisin hakikaten Allah’ın zikrinin yapıldığı, O’nun razı olduğu konuların ele alındığı sohbet meclisi olduğunu iyi araştırmak.

          -  Kalbini Allah’tan gelecek rahmete açarak, meleklerin teşrif ettiği bir mecliste bulunduğundan kesin olarak emin olmak.

          -Hatalarından ve günahlarından Allah’a sığınarak, hiç kimsenin kendisi sebebi ile zarara uğramamasını samimi olarak Allah’tan istemek.

          -Konuşanın veya orada bulunanların hal ve hareketleri ile kalbini meşgul etmemek.

          -  Dinin sahibinin Allah olduğunu, tebliğ ve irşad vazifesinin Resul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e verildiğini, O’na vekaleten  bu vazifeyi takva imamlarının hakkıyla yaptığını kabul edip, bu meclislerde aslında konuşanın Rasulullah s.a.v. olduğunu veya O’nun vazifesini hakkı ile ifa eden takva imamları olduğunu düşünerek, meydana gelecek güzellikleri konuşana veya bir başkasına mal etmemek.

           -Öğrenmek istediği bir konu varsa, konuşma bittikten sonra müsait zamanı kollayarak edebe uygun olarak sormak.

           - Her sohbet meclisini bir tevbe vesilesi görüp, sohbet meclisinden ayrılmadan tekrar Allah’tan af dilemek.

 

Sonuç:

Bir de Şeyh Eşref Ali Tanevî’yi (k.s) dinleyelim:
“Allah sevgisini devam ettirmenin yolu Allah dostlarıyla sohbeti sürdürmektir. Daha fazlası yapılamazsa da, hiç olmazsa haftada ya da ayda bir kez mutlaka bu sohbetlere katılmalıdır. Sohbetlere devamdaki incelik, velilerin sahip oldukları iyi hallerin zamanla yavaş yavaş size de geçmesidir. Aslında sizlere sohbetlere devam etmek için dünya işlerinizi bırakın demiyorum. Aksine, boş zamanlarınızı sohbetlerle değerlendirmenizi istiyorum. Allah dostları ile sohbetlerde bulunma fırsatı bulamazsanız, onların eserlerini okuyunuz. Ancak bunu yaparken bu eserleri roman veya hikaye okur gibi ya da bir bilim dalına ait eseri inceler gibi okumayın. Onlarla amel etmek ve direktifleri doğrultusunda gitmek için okuyun.” [Abdulbârî en-Nedvî, a.g.e, 173-174. ]
          Böylece, insanlık hayatı iki insanın muhabbet, sohbet ve beraberliği ile başlamıştır. Kıyamete kadar gelecek bütün insanlar da bu usül üzere yaşayacaklardır.

          “ Allah dostları ile yapılan sohbet kalbin hayatıdır. Din, böyle bir sohbetin feyzi ile güzel yaşanır. Kalp bu sohbetle uyanır. Gönül bu sohbetle huzura ulaşır. İnsan bu sohbetle halini değiştirir, ahlâkını güzelleştirir. Sohbet, mümin için günlük bir gıdadır. Onu devamlı almalıdır. Her gün olmazsa hiç değilse haftada veya ayda bir sohbete katılmalıdır. Bu da olmazsa, rehber insanların eserlerini okumalı, örnek hallerinden ibret almalıdır.”

 

            Allah yaptığımız bu sohbetten hepimizi hakkıyla istifade edenlerden eylesin inşallah.

 

TEVEKKÜL VE HİMMET

TEVEKKÜL ve HİMMET

 

Kardeşler,

Bizi bir araya getiren, gönüllerimize sevgisini koyan ,sevdiğini sevdiren,sevmediğinden uzak tutan Rabbimize şükürler olsun. Dertlerimize derman veren ,gönüllerimize sürur veren O!. Yediren, içiren ,yaşatan ,öldüren,sonra tekrar dirilten O!. Cennet O’nun ,Cehennem O’nun. Zerrelerin ve kürelerin sahibi O!. Ol deyince olduran,şol gökleri dolduran O!. Bizi insan olarak yarattı, Müslüman cemaatından kıldı , imanı nasip etti, sağlık ,sıhhat verdi. En çok sevdiklerini tanıttı, onların sürüsüne kattı. Kulum, dedi. Şükürler olsun.

 

            Efendiler efendisi, fahri kainat. Peygamberlerin baş tacı ,ümmetinin sevgilisi,gönüllerimizin ilacı. Ona binlerce salat u selam olsun.

            Esselatu ve sselatu aleyke ya Rasulallah.!

            Esselatu ve sselatu aleyke ya nebi Allah !

            Esselatu vesselatu aleyke ya seyidel evveline velahırin.!

                       

            Merhaba ey ali sultan merhaba!

            Merhaba ey kani irfan mihraba!

            Merhaba ey caresizler melceği!

            Merhaba ey padişehi dü cihan!

 

            Biz şu toplumun karmaşasında kararan gönüllerimizle ,ne yaptığını bilmeden, nereye gittiğini anlamadan dolaşan çaresiz hasta kullar idik. Bir gün sonramızın hesabını yapmadan ,nasıl yaşadığımıza da aldırmadan öylesine yaşayıp gidiyorduk. Hatta birileri adam yerine koyup bizi Allah için selam bile vermiyorlardı. Daha doğrusu kendi şahsıma diyorum bizi adam yerine bile koyan yoktu. Bir gün nasip oldu şanlı bir silsilenin eteğine yapıştık. Halimize ahvalimize aldırmadan , günahımızla ,cürmümüzle alıp bizi evlatlığa kabul ettiler. İnsan içine kattılar. Sonra ne olduysa adam yerine koyulmaya başlandık. Yine sandık ki bu da bizdendir. Geç anladık ,geç fark ettik. Kim bize Allah için selam veriyorsa O mübarek Sadaat-ı Kiramın ın hatırına imiş.

            Efendim , seni tanıdığım ,seni öğrendiğim gün ; benim bayram günümdür. Düğünümdür. Seni bana tanıtan Rabbime şükürler olsun. Mahlukatın nefesleri sayısınca şükürler olsun. Allah senin sırlarını yücelerden yüce eylesin. Başımızdan senin gölgeni, kalbimizden nurlu nazarını , mübarek ellerinden dudaklarımızı bir an bile mahrum etmesin.

            Kardeşler !

            Bu günkü konumuz TEFEKKÜL.

            Lügat manası,vekil edinme ,güvenme ,dayanma,işini başkasının üzerine bırakma anlamlarındadır. Tevekkül, yani vekil edinme genel anlamıyla tabiyatı vekil edinmeye müsait olan, her işte, o işi insanın kendi gibi ,belki kendisinden daha iyi yapabileceğine inandığı bir kimseye güvenerek ,onun yapmasına bırakmak manasında kullanılan bir kelimedir.

            Terim olarak da kısa ve özlü anlamıyla: ALLAH A DAYANMA ,ALLAH A GÜVENME ,ALLAH I VEKİL EDİNME manasına gelir.

            MÜTEVEKKİL: Tevekkül eden kişidir.

            Tevekkül dinimizde ,dinimizin bildirdiği  sebeplere yapıştıktan sonra ; neticeyi sebepten değil sebebi yaratandan beklemektir. Yani “önce deveyi başlamak sonra tevekkül etmektir.” ‘’ Bir işe başladığın zaman ,Allahü Teala’ ya tevekkül et,ona güven.’’ Ayet-i kerimesi önce sebepleri yaptıktan sonra Allah’a tevekkül etmeyi ön görmektedir.

 

             ‘’Ben ancak Allah’a tevekkül ederim’’ diyen, fakat bunu yaşamayan, gereğini yapmayan ; sebeplere ,vesilelere yapışmayan biri için tevekkül; gözleri kör olan birine tarif etmekle onun hayal dünyasında beliren gül tasavvurundan farksız değil…
            

 Tevekkül, gönülde duyulur. Ama nasıl? Tevekkül dil ile değil kalp samimiyeti ile olur.


               Kalp, birtakım zorlayıcı engelleri aşarak, cihatlardan geçerek mutmain olup kararsızlıktan,  kurtulur. Yani  insan ihlas ile Salih ameller işleyerek takva ehli olur.Muttaki bir kul olarak kendini sadece Allah’a bağlar, O’na dayanır, kendini O’nun emrine verir.Bu bir ihlas ve teslimiyet hâlidir. Bu Allah’la kulu arasında kimsenin vakıf olamayacağı bir sırdır.

              ‘’Hasbünallah ‘’ derken dili ile söyler;geçici,ölen,solan,çürüyen ,ihreti ne kadar dayanak varsa hepsine dayanır. Kimi malına, parasına, makam ve mevkiine, aklına, ilmine, kimi ailesine, eşine dostuna, hatırlı akrabalarına dayanırken, kimi de bedenine, sağlığına yani kendine dayanır.
               Oysa fani olana bel bağlamanın yıkılacak bir duvara yaslanmaktan farkı olmadığını çoğu zaman hatırlamaz insan, nefs engeline karşı durmada basiret gösteremez ve çırpınır durur atamadığından kendi kendine kendi tarafından yüklediği yükü...Çoğu kez başka başka kapıları çalıp,onlara tevekkül eder, yanında ise Allah’a dayandığını söyler. Oysa tam bir teslimiyetle bağlayamaz kalbini, bu yüzden de kapılar bir bir kapanır yüzüne, sonuç hüsran içinde başka kapıya yöneliş olur çoğu kez. En sonunda yönelir insan, ilk çalması gereken kapıya. Teslim oluyorum derken, olamamanın aldatıcılığını yaşar içinde, nasıl tevekkül edileceğini, tevekkülün ne demek olduğunu bilemez belki de.


           O hâlde, mütevekkil kimseye hem yakîn kuvveti, hem de kalp kuvveti gereklidir. Böylece kalbin kararsızlığı zail olup rahatlık ve itimat hasıl olur. Kalpte kararsızlık olup rahatlık ve itimat olmadıkça mütevekkil olmaz. Çünkü tevekkül, kalbin her işte Allah'a güvenmesidir.
            Bazıları ise uğradıkları bir  haksızlık sebebiyle elinden bir şey gelmediği için hasmını Allah ‘a havale eder. Yani ben bu konuda bu işimi Allah ‘a bıraktım der. Ancak hasmı hakkında söylemediği söz de bırakmaz.her fırsatta gıybetini etmeye,dedikodusunu yapmaya devam eder. Uğradığı haksızlıklar,çektiği sıkıntılar yetmiyor gibi bir de gıybetini ettiği ,dedi kodusunu yaptığı için manen de borçlu durumda kalır.o güzelim sevaplarını sevmediği şahsın hesabına havale eder. Bu tevekkül değil acizliktir. Siz siz olun size zulmedenleri Hakk’ a havale etikten sonra haklarında konuşmayın ki, tevekkülünüzde samimi tevekkül edenlerden olun.

 

’’ Allah bize yetişir .O ne güzel vekildir.’’ (Al-İ imran-173)

            Tevekkül ehlinin ,yani mütevekkilin üç derecesi vardır.

Birinci derecede olan:
           
Bizim gibi avamın tevekkülüdür. Biz biliriz ki, bütün dertlerimizin dermanı  Allah ‘tır. Dualarımızın yöneldiği makam  Allah’ nı katındadır. Her şeyi yaratan odur. Her şey onun elindedir. Allah istemese bize hiç kimseden iyilik ve kötülük isabet etmez. Biz de sığınmamız gereken Rabbimize sığınırız . O’ na tevekkül ederiz.

             İkinci derecede olan:
           Has kulların ,evliyanın tevekkülüdür. Çocuk gibidir. Kendine ne olursa, annesinden başka kimseyi bilmez. Acıkınca annesini çağırır. Korkunca annesine sarılır. Çünkü çocuk tabiatı budur. Bu insanın kendi iradesi ile olmaz.  Hakk dostları haktan gelen her şeye razıdırlar.

           

“Hoştur senden bize gelen ,

            Narın da hoş nurun da.”  Derler. Gül ile diken olar için müsavidir.çünkü dosttan gemleştir. Fark etmez.

           Üçüncü derecede bulunan:

           Hasların haslarının tevekkülüdür. Büyük evliyaların ,kutupların ve peygamberleri tevekkülüdür. Yıkayıcının elindeki ölüye benzerler. Kendilerini ezelî kudretin elinde bir ölü gibi hareket etmekte görür. Bir işle karşılaşırsa, onun için vekili çağırmaz. Yani kendisine bir şey olunca annesini çağıran çocuk gibi olmaz. Belki annesini çağırmadığı hâlde annesinin kendisini görüp yardımına koştuğuna inanan bir çocuğa benzer. Hz. İbrahım’ in tevekkülü gibi. Ateşin başında mancılıkta Cibil-i Eminden bile yardım kabul etmez. Hepimizin sevinçli halimiz de ,sıkıntılı halimizde, korktuğumuzda , heyecanlandığımızda söylediğmiz gibi:

            “Hasbün Allah veliymen vekil.”

              Bakın nasıl tevekkül etmemiz gerektiği kutsi hadiste nasıl isteniyor.Allahu Teala buyuruyor ki:
‘’Ey insanoğlu ! Bana sarıl ki sana hidayet vereyim.
Ve Bana tevekkül et, Ben sana yeterim. Eğer Benden başka birisine dayanırsan,yer ve göklerin sebeplerini senden keserim.
Ey insanoğlu ! Şu zamana bir bak. Hiç bir kimse mahluktan Bana bağlanmak için kopup da, Benim ona izzet vermediğimi gördün mü?
Yahut Bana tevekkül edip de her işinde ona yetmediğimi gördün mü?
Ben senin günbegün namazından razıyım, sen de Benim günbegün rızkımdan razı ol.
Ey insanoğlu! Eğer Benim senin rızkını tekeffül ettiğimden eminsen, rizık kaygısını çekmek niye?Eğer her şeyin Benim hükmümle olduğunu biliyorsan, artık olaylardan elem niye?
Ey insan! Artık Bana koş, Bana tevekkül et ki Ben sana yeterim.
Ey insanoğlu! Benim katımda senin için Bana tevekkül etmenden, Benim hükmüme rıza göstermenden daha faziletli hiçbir şey yoktur.’’

“İnsanlar gerçekten Allah ‘ a tevekkül etselerdi; sabahleyin karınları aç olarak çıkan, akşama tok olarak dönen kuşlar gibi Allah kullarını rizıklandırırdı.”

            Muhakkak ki Allah , vücudumuzu ayakta tutacak,ibadetlerimizi aksattırmayacak bir rızka kefildir.        Ancak Rabbim yarattığı her şeyi bir usule bağlamıştır. Her şey sebebi ile ADETULLAH  üzere sebepleri ile birlikte yaratılır. Bize düşen rızıklarımız için sebeplere sarılmaktır.

‘’Her hastalığın bir ilacı vardır .Yalnız ölüme çare yoktur’’ (Taberani)

            Hz. Musa hasta olunca .’’ İlaçsı da Allah Teala şifa verir ‘’ diyerek ilaç kullanmadı. Allah Teala ‘’İlaç kullanmazsan şifa ihsan etmem’’ buyurdu. İlacı kullanınca iyi oldu. Ama sebebini merak etti. Allah Teala;’’ Tevekkül etmek için benim adetimi,hikmetimi değiştirmek mi istiyorsun? İlaçlara tesir veren kimdir? Elbette  tesirleri yaratan benim.’’ Buyurdu.

                Tarlasında güzel ekin isteyen bir kimseye düsen ilk is, tarlayı temizlemek ve uygun tohumu oraya güzelce ekmek, peşinden de gerekli sulamayı yapmaktır. Bundan sonrası elini açıp hayırlısını istemek zamanıdır. Bunları yapmayan bir kimse, dünyadaki bütün velileri dolaşsa ve iyi mahsul için dua talep etse, tarlasında ekin değil, ancak diken biter.

            Maddi rızıkların yanında manevi rızıklar  da vardır.

            Kulu Allah’a yaklaştıracak vesilelerin başında iman, Kur’an, ihlas ve salih ameller gelir. Salih amellerin başında farzlar yer alır. Allah için sevmek, Allah’ın dostlarını sevmek ve onların meclisine girmek, dualarına ortak olmak, ilahi rahmeti çekmek için en büyük sebeplerden birisidir.

           

 Müfessir İsmail Hakkı Bursevi (Rh.A.), gerçek alimleri ve kâmil mürşidleri insanı Allah’a yaklaştıran vesileler içinde saymıştır. Büyük alimlerimizden İmam Savî (Rh.A.), vesile hakkında şu açıklamayı yapıyor: “Kişiyi Allah’a yaklaştıran her şey, ayette bahsi geçen vesileye dahildir. Nebileri ve velileri sevmek, Allah dostlarını ziyaret etmek, Allah yolunda infakta bulunmak, bol bol dua etmek, akraba hukukunu gözetmek, Allah’ı çokça zikretmek ve benzeri şeyler bunlardandır.

            İşte böylece manevi inkişafımız için Allah ‘a giden bir yola ,bir vesileye de muhtacız. Mürşit-i kamiller Allah yolunda rızayı ilahiyi kazanmak için de birer vesiledirler. Bu makamlar yatarak kazanılmıyor. Ve bu mübarek Hak dostlarının dikkatini çekmek ,onların dostluğunu kazanmak için de üstün gayrete ihtiyacımız vardır.

                          

             Fatiha suresinde okunan “Allah’ım! Ancak sana kulluk eder, sadece senden yardım isteriz” mealindeki ayetlere bu durumun ters düştüğünü söyleyenler var. Halbuki bu ayetlerde, Allah’tan bir şey isterken içimizdeki salihlerin zikredilmesine ret değil, açıkça bir işaret vardır. Çünkü, ayette “sadece senden isterim” denmiyor, “isteriz” deniyor. Ayeti okuyan kimse yalnız da olsa, “ben” değil “biz” ifadesini kullanıyor. Bununla kul, kendini aciz görüp tevazuya bürünür ve şöyle demek ister: “Allah’ım! Bizler topluca sana yöneldik; ancak sana kulluk ediyor; sadece senden yardım istiyoruz. Ben senin huzurunda tek başıma bir şey talep etmeye ehil ve layık değilim. İçimizde gerçek kulluk yapan ve duasında samimi olan salihlerle birlikte senden istiyorum. Benim isteğimi onların duasına kat, kabul eyle” Allah dostlarını, basit dünya işleri için vesile etmek güzel değildir. Onların adını ve şanını, nefsimizi değil, Rabbimizi razı etmek için kullanmalıyız. Ariflerin vasıtası ile dünyamızı değil, ahiretimizi mamur etmeliyiz. Eğer kibrimizi kırar da Allah’a giden yolda o saadetli büyükleri terbiyemizde rehber, dualarımızda vesile edersek inşaallah maksadımıza ulaşırız.

            Büyüklerin ,Allah dostlarını yardım ve dualarına da himmet diyoruz.

Burada kardeşler niçin himmeti anlatıyoruz? Hani tevekkül Allah ‘a teslimiyetti , hani her şeyi Allah ‘tan bekleyecektik. Himmet de mübarek mürşit-i kamillerden istenir. Demez mi insanın aklı. Bakın Efendiler efendisi ne buyuruyor: “Bana itaat eden Allah’ a itaat etmiş olur. Bana isyan eden Allah ‘ a da isyan etmiş olur. Benim emirime (dini işleri yürüten imamınıza ) itaat eden bana itaat etmiş olur. O’ na isyan eden de bana isyan etmiş olur.

 

         Büyüklerden himmet istemek tevekkülümüzün bir gereğidir. Çünkü manevi rizıklarımızı Allah Teala dan bir şekilde almak Allah ‘ a giden yolumuzu açmak için sadece tevekkül ettim demek yetmiyor. Allah ‘ım, ben sana gelmek ve senin rızanı kazanmak için sana senin dostlarını sana yaklaşmaya vesile ediyorum .Allah’ ım senin doslarını sen sevdiğin için ,sevdiklerinin dualarını da katında makbul kıldığın için ; ben dostlarının dua ve bereketlerine talibim. Nisbet ve nurlarının kalbime dolmasını istiyorum. Onların nurlu nazarları ile benim bu günahlardan kararan kalbimin açılmasını istiyorum. Onların mübarek kalpleri senin nazar gahındır. Ben acizliğimi bilerek senin nazar gahına yöneliyorum. Ve ben biliyorum ki; ben onlardan ne alırsam hepsinin kaynağı sensin.

        

        Himmet, kelime manasıyla kalbi, iradeyi, duygu ve düşünceyi bir noktaya toplayıp, tek hedefe yönelmek demek. Himmet, kıymetli, şerefli ve güzel şeylere yönelmek manasını taşıyor.

        Kelime manasıyla düşündüğümüzde, her insanın azmettiği ve gayretini yönelttiği bir hedefi mevcut. İnsanların kimi sadece karnını kimi de kalbine yöneliyor. Herkesin kıymeti de yöneldiği şeye göre ölçülüyor. Buradan hareketle, derdi yalnızca dünya olanın Allah katında hiçbir kıymeti olmaz. Hedefi Allah rızası olanın ise, kıymeti kelimelerle ölçülemez.

           Himmete ayni zamanda  mürşidin teveccühü, manevi tasarrufu, nazari, feyzi ve duası da denir.

           Tasavvuf erbabına göre himmet; kulun kendisini veya başkasını bir hayra ulaştırmak, bir serden korumak veya bir kemâli ele geçirmek için bütün ruhanî gücünü kullanarak kalbiyle Cenab-i Hakk’a yönelmesidir. (Cürcani)

                  Himmet, ilahi nurla temizlenmiş ve takva ile yücelmiş ruhların Allah’ın izniyle muhtaç kullara yardım etmesidir.

                  Bu âli ruhlar zamana bağlı değildir, mekan ile sınırlanmazlar. Maddi şartlar engel olmaz onlara.

                  Himmet, kâmil velilere emanet edilmiş ilahi bir nurdur. O nur ile yol alır, hak yolcularını tersiye ve takviye ederler.

                Himmet, Allah’ın bir rahmetidir. Himmet ehli, bir rahmeti yerine ulaştırmakla görevli Allah’ın dostudur. Kur’an ifadesiyle onlara “Cündullah (Allah’in askerleri)” denir.

         “Asil veren Allah’tır, ben ise verileni taksim edip yerine ulaştırmakla görevliyim.” (Buhari, Müslim) ,buyuruyor efendimiz.

       Öyleyse asıl yardım eden Allah ‘tır.Mürşid- Kamiller sadece Hakk ‘tan aldığı nasiplerinden bizim gibi aciz ,günahkarları da himmetleriyle nasiplendi rirler.

       Allah doslarının insanlara himmetlerinin kaynağının Allah olduğu bu kudsi hadiste ne kadar güzel izah ediliyor.

           “Ben, farz ve nafile ibadetlerle bana yaklaşan kulumu sevdiğim zaman, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. O benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür. Bana sığınırsa onu himaye ederim. Benden bir şey isterse kendisine veririm.” (Buhari, Ibnu Mace, Ahmed)

           Müfessir Fahruddin Razi’den bu kudsi hadisin tevsirini şöyle yapıyor:

          “İnsan büyük bir bağlılık ve samimiyetle Allahu Tealâ’ya itaate devam ederse, Allah’ın, onun gözü ve kulağı olurum buyurduğu bir makama yükselir. Allah’ın celal nuru kul için bir kulak olunca, o yakini işittiği gibi uzağı da işitir. Bu nur onun için bir göz olunca, yakini gördüğü gibi uzağı da görür. Ve yine bu nur kul için bir el olunca, o elin zora, kolaya, yakındakine, uzaktakine, her şeye gücü yeter.” (Mefatihu’l-Gayb)

          “Rasulüm de ki: Ben, Allah’ın dilediğinden baka kendime herhangi bir fayda ve zarar verecek güce sahip değilim.” (A’raf/188)

         Büyüklerin bu sözlerinden anlaşılıyor ki Mürşit-i Kamillerden bize gelen himmet,nisbet,feyiz,nur ,vb. ne varsa her şeyih kaynağı Allah tır.

              Kâmil mürşit, müridin isteğine değil, Allah u Tealâ’ nın onun hakkındaki takdirine bakar. Bir çeşit kader vardır ki onun gerçekleşmesi Allah tarafından kesin hükme bağlanmıştır. Bu hükmü verilen şeyin gerçekleşmesi kaçınılmazdır ve onu dua ve himmet değiştiremez. Bir çeşit kader de vardır ki, onun gerçekleşmesi bazı sebeplere bağlıdır. İşte dua, himmet ve sadaka bu kısımda fayda verir.

         Himmet Nefse Degil,

          Hikmete Uygun Olur

            Arifler Allah u Tealâ’ nın hikmetine aşıktır. İşlerin görünen tarafına değil, sonucuna bakarlar. Onlar kendileri ve talebeleri için hep Allah’a yaklaştıracak sebepleri ararlar. Kulun Allah u Tealâ’ya yaklaşması, nefsinin terbiyesine bağlıdır. Bu terbiye bazen sıhhat ile, bazen de hastalık ile gerçekleşir. Bazı kalp hastalıklarının tedavisi fakirlik, yalnızlık ve çaresizlik ile olur.

             Kalp katiliği ve gafletin giderilmesi için bazen acı tecrübeler gerekir. Mürit bunları bilmez ve bir sıkıntıya düşünce, kurtulmak için mürşidinden himmet ve dua ister. Mürşit feraset nuru ve ilahi bir ilimle, o sıkıtının müridin derdine ilaç olduğunu görür ve onu Allah’a yaklaştırdığını bilir; kısaca “dua ederiz” der. Mürit de, o derdin hemen biteceğini düşünür. Halbuki mürşit-i kâmil, Allah u Tealâ-’dan o sıkıntının devamını istemektedir. Çünkü, müritteki gafletin ilacı o sıkıntının içindedir. Hastaya ilacını içirmemek dostluk değil, ihanet olur.   

    “İsteğinde samimi olan kimsenin iki alameti vardır: Yöneldiği ve istediği şeyin olacağına kesin olarak inanmak ve gücü nisbetinde istenen şeylerin gereğini yapmak. Hali böyle olmayan kimseye himmet ve azim sahibi denmez. O sadece bos temenniler ile avunan ve davasında yalancı olan biridir. Böyle bir kimse aradığını bulamaz, sevdiğine kavuşamaz. Onun hali, elinde kalemi, kağıdı olmayan, okuma ve yazmasını da bilmeyen bir kimsenin mektup yazmaya kalkmasına benzer. Bu durumda olan birisi mektubu nasıl yazacak? O, bu şekilde niçin mektup yazmak istiyor ki?”

            Kardeşler,

            Anladığımız kadarı ile hem maddi ,hem manevi rizıklarımız için Allah ‘a tevekkül etmek mecburiyetindeyiz. Bu konuda Allahu Teala şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki Allah, tevekkül edenleri sever.” Bu ayette Yüce Allah, tevekkül edenleri dostu yapmış, onlara muhabbetini ihsan etmiştir. Yüce Allah, tevekkül ehlini huzuruna yükseltmiş, onlara diğer insanlardan ayrı olarak verilen ziyade nimetlerin kendisinden geldiğini belirtmiş ve şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’a tevekkül ederse, O ona yeter.”

                Allahu Teala, tevekkül eden kullarını sevdiğini bildirdikten sonra, söz ve fiil ile kendisine tevekkül edilmesini emretmiştir. “De ki: O Allah, Rahman’dır. Biz O’na iman ettik ve kendisine güvendik/tevekkül ettik.”
Yüce Allah tevekkülü emrettikten sonra, onu iman için şart koşmuş ve şöyle buyurmuştur:
           
“Allah’a tevekkül edin/güvenip dayanın; eğer mümin iseniz böyle yapın.”

                Bu ayetlerde bütün müslümanlara tevekkül şart koşulmuştur. Her gerçek mümin, müslüman olduğu gibi; Allah ‘a hakkıyla tevekkül eden kişidir.

            Allah bizi hakkıyla tevekkül edenlerden eylesin.

            Allah ‘a hakkıyla tevekkül edip onun dostluğunu kazananların kapısından bizi ayırmasın.

TEBLİĞ VE İRŞAD USULİ

TEBLİĞ VE İRŞAD USULÜ

 

"Biz insanı en güzel, en üstün surette yarattık." Her şey insan için,insanın iki dünya mutluluğu içindir. İnsanı en güzel şekilde yaratan Allah ‘ a şükürler olsun. Bize insan olma şerefini veren Allah ‘ a mahlukatın hücreleri  sayısınca hamd olsun.

İnsan bu kadar mükemmel yaratılmışken bulunduğu yüksek makamdan düşmesi de o nisbette kötü olmuştur. Çünkü insana verilen cüz’ i iradesini , hürriyetini yanlış kullanmıştır. Hür ve irade sahibi bulunmanın bir tezahürü olarak bu özelliğin zıddını da bünyesinde bulundurur. Yani o bir yanıyla melekût alemine aittir, diğer yanıyla da süflî, hayvanî aleme ait bir varlıktır.

   Bütün tarih boyunca ve bugün insanlık bu iki özellik saikiyle hareket etmiştir. Ya yüzünü tertemiz fıtratından yana çevirerek melekleri kıskandıracak mertebelere yükselmiş, ya da üzerinde yürüdüğü toprağı utandıracak derecelere, "hayvandan da aşağı"lara düşmüştür.

 

Tebliğ ve Davet.

   Bu kavramlardan ilki, ilâhi hakikatin erdirici soluğunun insanlığa ulaştırılması, duyurulması; ikincisi ise yine bu çerçevede insanlığın ilâhi hakikatin rahmet sofrasına çağırılması demektir.

   İşte bu anlamıyla tebliğ, “irşad” kelimesi ile örtüşmektedir. İrşad, hakikati kabul etmiş (mümin) kimseleri, imanın daha üst mertebelerine ulaştırmak maksadıyla yapılan bir “olgunlaştırma” faaliyetidir.

Zira müminler, Kur’an’ın tabiriyle “kardeşler” olarak birbirlerine ilgisiz, kayıtsız ve nemelazımcı olamazlar.

 “İnsanları dine tatlılıkla davet edin. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Uyumlu olun,  geçimsiz olmayın.” (Hadis-i Şerif; Buharî, Müslim, Ebu Davud, Nesaî)

 Allah insanı en güzel surette yarattı, sora insan cüzi iradesini kullanarak aşağıların aşağısına düştü.

  

İlk insan bir tebliğciydi,peygamberdi.

   İşte bu ilâhi davetin adı en genel manasıyla tebliğdir ve bütün peygamberler birer tebliğcidir. Onlar bir taraftan insanoğlunu ilâhi azaptan kurtarmaya çalışırken, diğer taraftan da yeryüzünü fitneden, bozgunculuk ve azgınlıktan korumaya çalışmışlardır. "Hiçbir kavim yoktur ki, biz ona bir hidayete davetçi göndermemiş olalım" ayet-i kerimesi işte bu hakikati ifade eder.

Bu vazife yeryüzünün en büyük, en üstün vazifesidir. Bundan daha kıymetli bir vazife olsaydı, Rabbimiz peygamberlerini o vazife ile görevlendirirdi.

Cenab-ı Hak insanoğlunu Rabbini bilip tanımak ve bu bildiklerine göre iç dünyasını şekillendirmek için yaratmıştır. Ona bu vazifesini hatırlatmak, bu marifete ulaştırmak için peş peşe peygamberler gönderilmiştir. Bütün peygamberlerin vazifesi irşaddır.

  

Son peygamber Hz. Muhammet (sav) den sonra irşad görevi varis ül enbiyaya geçmiştir.

  Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz'den sonra ise, irşad vazifesini enbiyanın vârisleri olarak Allah dostları, mürşidler deruhte etmişlerdir. Bu vazife kıyamete dek ehlullah tarafından devam ettirilecektir.

   İrşad yolunda atılan her adım, irşad sahibi için nübüvvete veraset sevabı kazandırır; zira bu vazife aslı itibariyle peygamberlerin vazifesidir. Bu vazife irşad erlerine ilâhi bir lütuf olarak verilmiştir.

Bir kâmil mürşid de irşad ve terbiye işlerinin kutbudur. Onun için, kendisine tasavvuf dilinde “kutbu’l-irşad” denir. Kutub ifadesi bir sıfattır; irşadla görevli ve bu işe ehliyetli kâmil insanlar için kullanılan bir ünvandır. Kur’an-ı Hakim’de ve Sünnet’te zikredilen halife, imam ve ulü’l-emr tabirleri, irşad kutbunu da içine alır. İrşad kutbu olan zat, Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimizin gerçek vârisidir. O’nun ilmine, edebine, ruhları nur ile temizleme işine, kalpleri Allah’a çevirme mesleğine, nefisleri terbiye etme ve hayata denge verme sanatına vâristir. Bu velayet ve yetki ona halk tarafından değil, Cenab-ı Hak tarafından verilmiştir. Vazife büyük olunca, yetki ve destek de büyük olmaktadır. İrşad ve terbiyenin asıl sahibi Allahu Tealâ’dır; hidayet Onun elindedir; ancak Allahu Tealâ beşeri planda bu işi kulları arasından seçtiği kimselere yaptırmaktadır. Bu kulların başında Peygamberler gelmektedir. Peygamber olmadığı zaman bu işi onun halifeleri, vâris ve vekilleri yürütmektedir. İrşad Kutbunun Özellikleri İrşad kutbu, Allah’ın huzurunda kabul görmüş mukarrebûn makamında bir muttaki zattır; edeb ve takva madenidir. Hayırlarda en öndedir. Muttakilerin imamıdır; İlahi huzurda insanlığı temsil eder.

Tebliğ insanları dine ve Allah a çağırma işidir.

bu vazifenin dinî hüküm bakımından farz-ı kifaye oluşu üzerinde durmuşlardır.

   İşte hakkı ve hakikati tebliğ, bu bozulmaya, bu çürümeye, bu aslından uzaklaşmaya karşı bir uyarıdır. Hakka, adalete, barışa, huzura çağrıdır. İnsanın kendi nefsini ve bütün insanlığı doğru yola sevk etme çabasıdır. Tebliğ, kalpleri vahyin ilâhi ikliminde dirilmiş müminlere Cenab-ı Mevlâmız'ın verdiği bir vazife, bir emanettir. Zira O, "siz vasat (orta yolda giden) bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız" buyuruyor.

Nitekim, her devirde bu vazifeyi hakkıyla yapabilecek mürşidleri yetiştirmek farz-ı kifayedir. Ayet-i kerimede: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir sınıf bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.” (Âl-i İmran, 104) buyurulmaktadır.

 

Tebliğ işini yapan önce söylediklerinde samimi olmalıdır.

 Rabbimiz, ayet-i celilede şöyle buyurur. “İçiniden hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten de uzaklaştıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmran, 104). Bu ayet-i kerime müminlere bir vazife, bir sorumluluk yüklemektedir.

   En yakınlarından başlamak üzere bildiği doğruları Hak rızası için insanlara ulaştırmaya çalışan tebliğciler ne kadar samimi iseler, söz ve davranışları da o kadar etkili olur. Anlatım ne kadar parlak olursa olsun, samimiyet olmazsa hiçbir netice vermez.

   Diğer taraftan niceleri, çok parlak hitabet gücüne sahip olmalarına rağmen, insanlara Hak adına birşey sunamadılar. Çünkü bazı yönleriyle samimi değillerdi, her şeyi kendilerinden biliyor ve her neticeyi de kendilerine bağlıyorlardı.

   Bugün ağzı söz yapan değil, bildiğini ve söylediğini yaşayan insanlara ihtiyaç vardır.

   Hakkı, doğruyu anlatan insan, bunu yaparken fevkalâde bir ruh sadeliği ve kalp safveti içinde olmalıdır.

 

Tebliğci ,tebliğ ettiği dini önce kendi nefsinde yaşamalıdır.

 Müminlerin insanları Hakk'a ve hayra davet edebilmesi için evvela kendi kalplerinin diri, yaşantı ve ahlâklarının söylediklerini tekzib etmeyecek tarzda olması gerekir.

. Güler yüzlü, tatlı dilli ve munis olmalıdır.

   Ve en önemlisi; en güzel ve en etkili tebliğ, mücellâ dinimizi yaşamak, güzel ahlâk sahibi olmaktır.

Unutmamak gerekir ki, yalancılık, riya, bencillik, adaletsizlik ve dolandırıcılığın her türlüsü ve diğer mümine yakışmayan vasıfları taşımak, Allah'ın diniyle insanların arasına perde olmaktır.

   Bu ayetler, yaşayan bir model sıkıntısı çeken ve bu sebeple dinî bunalımlar yaşayan günümüz müslümanlarına kurtuluş kapısını gösteriyor: Allah’ın dinini bütün gücüyle yaşamaya çalışan ve din adına verdiği hizmet için hiç bir bir ücret istemeyen nadide şahsiyetlere uymak. Bu özellikleri taşımayan din simsarlarına da aldanıp zaman harcamamak...

 

İmam-ı Gazalî Hazretleri'nin buyurduğu gibi, yakasında akrep olan bir kimsenin boynundaki akrebe aldırış etmeyip, eline aldığı bir yelpazeyle başkalarının burnundaki sineği kovalamasına benzemektedir.

Mevlâna Halid Hazretleri'nin hassasiyet gösterdiği hususların Allah yolunda hizmet etmek isteyenlerin yolunu aydınlatması dileğiyle o yedi şartı burada özet olarak zikredelim.

   1- İstanbul'a irşad görevine gidecek kimse, devlet adamları, vezir ve hakimlerin yanına gidip gelmeyecek, onlarla oturup kalkmayacak, ülfet ve ünsiyet etmeyecek.

   2- Kendi adına veya tekke yahut zaviye için devlet adamlarından maaş, aylık veya bağış talebinde bulunmayacak, bu gibi şeylerden uzak duracak. Devlet bütçesine el uzatmayacak. Allahu Tealâ'nın fazlına ve keremine güvenecek.

   3- Hanımı üzerine başka bir hanımla evlenmeyecek. Zira bu tür evlilikle zevk u sefaya dalıp irşad işinden geri kalabilir.

   4- Mürid olsun, ziyaretçi olsun, kimsenin halkla ilgili işlerine karışmayacak, aralarına girmeyecek. Bazı şeyhlik iddiasında olanların yaptığı gibi kendine gelenlerden tevbe ve inabe parası adıyla hiçbir bağış kabul etmeyecek.

   5- Hanımların öyle uluorta tekkesine gidip gelmesine müsaade etmeyecek. Belirli bir ölçü ve edebe riayet edilecek. Genç ve tesettüre riayet etmeyen kadınlar için daha fazla dikkat edecek. Bu hanımlar bu manevi yoldan istifade etmek için geldiklerinde yine dikkatli davranacak ve dinin emrettiği ölçülere riayet edecek. Çünkü dinin hükümlerine riayet ve bu yolun şartlarına yapışmak, şeytanın hile ve tuzaklarına düşmemek için zorunludur. Zira zararı gidermek, menfaat elde etmekten önce gelir.

   6- Her zaman ve her işte üstadı ile irtibatını kesmeyecek, bütün meselelerini ona danışarak halledecek. Böyle yapmazsa şeytanın vesveselerinden emin olamaz. Özellikle bu yolun usül ve edeplerine muhalefet ederse zararı daha da büyük olur.

   7- Dünya ehli ve idarecilerinin yaptıkları gibi dünya malı toplamaya dalmayacak. Peygamber, veliler ve salihlere uyarak kanaat üzere kalacak. Hz. Peygamber s.a.v.'in şu hadisini devamlı göz önünde bulunduracak:

Ayrıca bu hizmeti yüklenecek olan halife, hiçbir zaman tevazu ve alçak gönüllülükten ayrılmayacak. Kendini beğenme, başkalarına karşı gurur ve onlarla yarışma gibi kötü hasletlere ve hallere düşmeyecek. Yalnız ilim tedrisatı ve halkı irşadla meşgul olacak.

Bir rivayete göre, sağlığına zarar verecek düzeyde bal müptelası olmuş birini, ikna etmesi için İmam Gazalî rh.a.'in huzuruna getirirler. Gazalî durumu öğrendikten sonra, ertesi gün gelmelerini söyler.

   Ertesi gün olunca, Gazalî bal müptelası kişiye her şeyin aşırısının zararlı olduğunu, İslâm'ın herşeyde itidal ve ölçüye önem verdiğini anlattıktan sonra, balı daha az yemesini tavsiye eder. Gazalî'nin öğüdüne kulak veren bu kişi, bir müddet sonra bal müptelası olmaktan kurtulur.

   Lâkin yanındakiler Gazalî'nin onları neden ertesi gün çağırdığını merak ederler ve sorarlar. Gazalî cevaben der ki: "O sabah ben bal yemiştim. Balın tadı ağzımda dururken, kimseye 'bal yeme' diyemezdim. O yüzden ertesi gün gelmenizi istedim."

  

"Ey inananlar! Neden yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemek Allah katında en sevilmeyen bir şeydir." (Saf, 2-3)

   Her mümin önce kendi irşadı için hakiki bir mürşide kalbini sonuna kadar açmalı, sonra samimiyetle hal ve lisanı ile Hak Yol'u insanlara sunmaya, tebliğ etmeye gayret etmelidir.

   Tertemiz, ahlâk ve fazilet sahibi bir toplum olma yolunda atılabilecek en önemli ve en büyük adım budur.

 

Tebliğci örnek kişilikte ve örnek ahlakta olmalıdır.

Bu yüzden Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'e 40 yaşında ilk vahiy indirildiğinde, kendisi her yönden kemale ermiş bir insan, sufilerin tabiriyle bir insan-ı kâmil idi. İslâm'ın ilk yıllarında müslüman olan Mekke'lilerin pek çoğu, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'in saflarına, dile getirdiği tevhid ve adalet öğretisi kadar, güzel ahlâkı ve örnek kişiliği sebebiyle katıldılar. İslâm'ın diğer bölgelere yayılması da aynı şekilde oldu. Özellikle Hindistan'da ve Anadolu'da, İslâm'a giren insanların büyük bir kısmı, buralara gaza ruhuyla giden sufilerin örnek yaşamlarına bakarak İslâm'a girdiler. Keza, Hz. Mevlanâ'nın "ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol" düsturu, müslümanların en önemli şiarlarından biri haline geldi.

   Büyük cihadın başlangıç noktası, insanın tebliğe kendisinden başlaması ve yayabildiği ışık nisbetinde diğer insanlara ulaşmasıdır.

Şu halde bilginin bize yüklediği sorumluluk, onun gerektirdiği şekilde yaşamaktır. Bu yüzden eskiler, 'ilim satırlarda değil, sadırlardadır' demişler.

Aynı şekilde, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'in güzel ahlâkını ve örnek hayatını, kendi nefsimizde idrak etmeden anlatmak, gülün kokusunu tarif etmeye benzer. O nebevî ahlâkı üzerinde taşımayan bir kişinin, insanlara tebliğde bulunması, nasihat vermesi ne kadar mantıklı ve etkili olabilir? Bugün Batı'da müslüman olan insanların çok büyük bir kesimi, İslâm'ın fıkıh anlayışını yahut kelam mezheplerini okuyarak değil, müttaki ve ihlâslı müslümanların hayat biçimlerinden etkilenerek İslâm dairesine giriyor. Tersinden baktığımızda, kalbinde iman olduğu halde İslâm'dan soğuyan insanların önemli bir kısmı da, karşılarında güzel örnekler görmedikleri için nebevî yoldan uzaklaşıyorlar.

 

“Lisân-ı hâl lisân-ı kâlden üstündür” gerçeğini onlar en güzel şekilde yaşıyor ve yaşatıyordu. Çevresine daima rahmet, şefkat, fedakârlık, diğergâmlık ve rıfk ile muamele eden, karıncayı bile incitmemeye azami dikkat gösteren bir “olgun insan”ın bu hali, diğer insanlar üzerinde saatlerce, günlerce atılan nutuktan  elbette daha kalıcı bir etki yapacaktır.

               Sofilerin cemiyette eminlik sıfatı kazanması lazımdır. Bir vekil bir konu mevzuunda konuşmaya başladığın da doğrudur ibaresini bırakması şarttır .

  

“Uyun ,sizden hiçbir ücret istemeyip hidayet üzere hayat sürenlere” (Yasin/21) Hak yola davette rıza-yı ilâhiden başka hiçbir şeyi asıl maksat yapmamalıdır. Böyle olduğu müddetçe mübelliğ , Cenab-ı Mevlâ'nın rahmetini, Fahr-i Cihan s.a.v.'in ruhaniyetini ve büyüklerin himmetini zahir olarak bulur.  

   Rabbimiz, bize Habibu’n-Neccar’ın dilinden çok önemli bir prensibi bildiriyor:

   Kişinin Allah’ın dini için uyması gereken insanda iki önemli özellik araması gerekir: Birincisi, Allah’ın dinini tebliğ ettiği için dünyalık bir menfaat sağlamaması gerekir. İkincisi de, Allah’ın istediği şekilde hayatını sürdürmeye gayret eden, yani hidayet üzere yaşamaya çalışan bir kişi olması gerekir.

Allah’ın dinini dünyevi çıkarlara alet eden veya hidayet ölçülerinin dışında bir hayat sürenlere ise uyulmaması gerekiyor. Bu Allah’ın isteğidir. Ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, makamı ve ünvanı ne olursa olsun, bu iki ölçüye uymayan kişilere kesinlikle itibar edilmemesi gerekir.

 

Allah ın dinine davet eden merhamet sahibi olmalıdır.

   “- Ah keşke halkım bir bilseydi! Bilseydi Rabbimin beni affettiğini ve ikram görenlerden eylediğini...” (Yasin/26-27) Fakat artık Antakyalılar bu temenniyi duyamazlardı.

   Allah adamları hep böyledir: şahsi kinlerle kalplerini kirletmezler. Allahu Tealâ, burada bizde görmek isteği bir ahlâkı öğretiyor: Canınıza kasteden insanların bile kurtuluşunu isteyebilmek, onların Allah’ı tanımalarını sağlama uğruna canımızı bile feda edebilmek.

 

İnsanlar hakiki mürşitleri can simidi olarak görmelidirler.

 Dünya üzerinde öyle mübarek zâtlar var ki, Allah onları insanları karanlıktan aydınlığa çıkarsınlar diye hizmetine almıştır.
Onlar insanlığın irşadı için, kurtuluşu için görevlendirilmiş velilerdir. Allah'tan başkası önünde eğilmezler ve O'nun rızasından başka bir şey de talep etmezler.

Onların gayeleri sadece Alemlerin Rabbi Allah'tır. Sözleri O'nu zikirden ibarettir. Güneş gibidirler. İnsanlar için bir ışık, insanlık için bir aydınlık... Yol'dan, Yolumuz'dan haber verirler, rehberlikleri ile önümüzü aydınlatırlar. Hiç bir karşılık talep etmeden, beklemeden...

Kâmil mürşidlerin sözleri ölmüş kalpleri diriltmek için devadır. Onlar ashab-ı makâl gibi çuvallarla laf etmezler. Pek az ve inci gibi tane tane konuşurlar. Halleri her şeyi anlatmaya kâfidir. Bakışları manevi kalp hastalıklarının şifasıdır. Taş kesilmiş kalpler, onun sevgisine kavuşmakla yumuşak olur. Hadis-i şerifte buyrulduğu üzere: “Görüldükleri zaman Allah hatırlanır.”

Hak yolcusunun kalbine kendi hususi mazhariyetlerini yansıtan bir velîdir. İşte böylelerinin elinde her zaman kömürler elmasa dönüşmüş, taş ve toprak da altın seviyesine yükselmiştir.

İnsanın şer kabiliyetini hayır kabiliyetine çevirmek suretiyle, şeytan ve onun temsil ettiği kötülükleri bertaraf etmek.

Büyük arif İmam Rabbani (K.S.) irşad kutbunu şöyle tanıtır: “İrşad kutbu olan velinin varlığı alem ve insanlık için bulunmaz bir devlettir. O, uzun zamanlardan sonra zuhur etse de, bir ganimettir. Onunla alem aydınlanır, kalpler nurlanır. Onun nazarı, manevi kalp hastalıklarına şifadır. Onun bir kalbe teveccühü, ondaki düşük ve rezil huyları temizleyip atar. Bu öyle bir zattır ki, velayet mertebelerinin en yükseğine ulaşmıştır. Allah tarafından seçilmiş ve sevilmiştir. Buna mahbubiyet makamı denir. O makamın bütün kabiliyet ve yetkisi ona verilmiştir. Bu zat, velayet mertebelerinin kemalâtını bünyesinde toplamıştır. Allah’a davet makamlarının tamamını elde etmiştir. Özetle, ‘kendisinde bütün güzellikler toplanmış‘ sözü onun hakkında ne kadar doğrudur. Bu irşad kutbu, kalbiyle bir kimseye yöneldiğinde, o kimsenin kalbi açılır; ilahi sevgiyle dolar. Veya bir kimse sevgiyle ona yönelse, ameli ve zikri az da olsa, onun feyzinden istifade eder, imanın tadını tadar.” (Mektubat)

 

Dünyanın  en şerefli iş , insanlara Allah’ ı anlatmaktır.

Dünya hayatının en şerefli ve en değerli işi, gönülleri Hakk'a uyarıp, duygu ve düşünceleri Allah ile buluşturmaktır. Çünkü şuur sahibi bütün varlıkların yaradılış gayesi Allah'ı tanımak ve O'na ibadet etmektir. (Zariyat, 56)

 

Muhtelif ayet ve hadislerde işaret edildiği üzere, Allah'ın zikri bütünüyle yeryüzünden kalktığı zaman dünyanın da varlık sebebi ortadan kalkmış ve kıyamet vacip olmuş olur. Demek ki, dünyayı ayakta tutan şey Allah'ın zikridir.

Böylesine şerefli bir vazifeyi, Allah en seçkin kulları olan peygamberlerine ve onların vârislerine vermiştir. Şayet irşaddan daha değerli ve şerefli bir iş olsaydı, Cenab-ı Hak peygamberlerine o vazifeyi verirdi. Tasavvufî manasıyla irşad ise: Allah'ı kullarına, kullarını da Allah'a sevdirmektir.

Yaratıcısıyla tanışık olmayan ruhları onunla tanıştırmak, Rabbi'yle tanışık olan ruhları da onunla olan münasebetlerinde derinleştirip yükseltmek.

Veli, Allah’ın şahididir; O’nu tanır, O’nu tanıtır. Kalbin ve nefsin terbiyesinde ustadır. İrşad kutbu olan veli, bütün himmet ve gücünü dinin yayılması ve insanların ıslahı için kullanır.

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız, ya da Allah’ın ilâhi katından size bir ceza göndermesi pek yakındır. Bu durumda O’na dua edersiniz de, duanızı kabul etmez.” (Tirmizî, İbn-i Mace)

  

Sözü bilerek ve düzgün söylemek lazımdır.

Hz Resulullah   (S.A.V ) Efendimizdir. Peygamber efendimiz ( S.A.V ) “kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız” diyerek, yumuşak, güzel ahlakıyla tek başına dünyayı fethetmiştir. Nitekim boğaz yedi boğumdur , konuşurken rabıtalı ve düşünerek konuşup, dinleyenlerin kulağına değil kalplere hitap edecek, söz doğru ve bilinçli söylenecektir.

“ Kim bir kulumun kalbini kırarsa benim arşımı kırmış gibi olur” Günah cihetiyle “ Hz. Ömer Efendimiz ( R.a) “Ey Kabe seni yıkıp-yaparım ama bir insanın kalbini kırarsam yapamam” demiştir.

 

Seydamız ( K.S ) bu ümmeti Muhamme’de yumuşak davranmasaydı, bunca kalabalık olmazdı . Sofi sofiye yumuşak , güzel ahlakıyla doğruyu anlatıp, kulun değil ALLAH-u Tealanın hatırını gözetip , hatıra külah sallamayacak . Ubeydullah Ahrar hz. leri  buyurdu, “bir sofi yoldan geçecek, yolda da bir köpek yatıyor. Köpeğin yanından geçebileceği kadar bir yol varken, keyfiyetten  köpeği kaldırsa , rahatsız etse makamından düşer.” Bir hayvanatı rahatsız ederek makamından düşerse , insanlara eziyet edip kalbini kıran ve  gıybetini yapana ALLAH ( C.C ) ne etmez ki ?

 

Sonuç :

    Nihayet sağlıklı bir toplumsal yapının ancak istikamet sahibi bireylerle kurulabileceği bilinciyle, kişinin bireysel arınmasını ve ruhî inkişafını hedefleyen tekke, dergâh ve hangâh gibi kurumlar da, kâmil mürşidler rehberliğinde etkin bir şekilde toplumun manevi inşasını temin ederdi.

 

 

   Cenab-ı Mevlâ’nın vahyettiği ebediyyet çağrısını evvela kendi kalbimizle tatmak ve nakış nakış hayatımıza işlemek, sonra da en yakınlarımızdan başlayarak bütün insanlığa nezaketle, nezahatle göstermek ve sunmak, şimdi bizim mükellefiyetimiz...

için aşağıdaki hususlara riayet etmek kaçınılmaz bir zorunluluktur:

   Her şeyden önce insani ilişkilerde güven verici olmalı, olumsuz intiba uyandırabilecek davranışlardan uzak durmalıdır.

   Hakkında konuşulacak konuyu her yönüyle iyi bilmeli, kulaktan dolma bilgi kırıntılarıyla asla İslâm’ı anlatmaya kalkışmamalıdır. 

   Muhatabını iyi tanımalı ve eğer mümkünse onunla uzun süreli ve kalıcı bir münasebet kurmalıdır.

   Sabırlı, hoşgörülü olmalı, insan psikolojisine dikkat etmeli, kırıcı olmaktan şiddetle kaçınmalı ve uyarıda bulunurken, işi münakaşa ve tartışma boyutlarına asla götürmemelidir.

   Kardeşine tavsiye ettiği şeyi kendisi bizzat nefsinde yaşamalı, onu sakındırdığı şeyden kendisi de uzak duruyor olmalıdır.

   Eğer yapabiliyorsa, nasihatte bulunduğu kardeşini yanlışa sevkeden sebepleri ortadan kaldırmaya çalışmalı, bunu yapamıyorsa birlikte çözüm aramayı denemelidir.

   Müslümanlar arasında ihtilaf konusu olan hususlarda geniş yüreklilikle davranmalı, bu gibi meselelerde görüşlerden birisini dayatmaktan kaçınmalıdır.

   Tek doğru olarak kendi meşrebini öne sürmemeli, Kur’an ve Sünnet’e aykırı olmayan diğer meşrepleri aynı şadırvanın muslukları gibi görmelidir.

 

DUALARIMIZ

DUALARIMIZ İNŞALLAH KABUL OLUR!

             Sözlükte “birisini çağırmak, birisinden bir şey istemek, birisini bir şeye sevk etmek, niyaz, nida, yalvarış, namaz, salavat” gibi anlamlara gelen “dua” kelimesi, kavram olarak “kulun, Allah Tealâ 'dan, talepte bulunması, bir şey dilemesi” manasında kullanılır.

 

            Dua fıtridir.. O kadar fıtrî ki, imanı en zayıf olanlar bile dua ile gönüllerinde bir ferahlık   ve rahatlama hisseder. Sıkıntılarının son bulacağına ümidi artar. Bu yönüyle dua, insanın ruhu için şifa, bunalımlara karşı bir kalkan gibidir. Günümüzde dünyanın bir çok yerinde müşahade edildiği gibi, dua etmeyen toplumlar da ruhen çökmüş toplumlardır.

Yeryüzünde Allah'ın halifesi olma şerefiyle yaratılan insan için en mukaddes an, yüce Rabbi’ne dua ve niyazda bulunduğu andır. Zira var  oluşun gayesi Mevlâ'ya kulluk ve ihlasla ibadettir ve dua ibadetin özüdür.

  Dua, özünde Allah’a boyun eğmek, gönülden Hakk'a yönelmektir. İnsanın, Yaratıcısı karşısında acziyetini ortaya koyması, kulluğunu ispat etmesidir. İnsanın kalbinden süzüle süzüle kopup gelen yalvarışın ve yakarışın dil ile ifadesidir.

   Yürekten kopup gelen niyaz, edeple eğilen baş ve gözden süzülen bir damla yaştır dua.

   Sonsuz kudret ve merhamet sahibinin kapısında heyecan ve umutla bekleyiştir    dua.

   Kurumuş dudakların, rahmet ve lütuf pınarlarından içmeye iştiyakıdır dua.

   Karşılıksız, sınırsız verilmiş nimetlere teşekkürdür dua.

   Dostun dostla, sevenin sevgiliyle muhabbetidir dua.

   En mahrem sırları Padişahlar Padişahı’na açabilmektir dua.

   Dünya gurbetinden gerçek sılaya yöneliştir    dua.

   Seher vakitlerinin kandili, hak yolcusunun menzilidir dua.

   İslâm olmaktır, mümin olmaktır, özgür olmaktır, kul olmaktır dua...

 

            Herkes ,her zaman dua eder.  Bazıları dualarından sonra da Allah a kulluğa devam ederler. Bazıları ise ihtiyaçları giderilince bütün iyilikleri unutan nankör biri gibi hemen yaratıcıyı unutuverirler. Allah insanların bu durumunu ilahi kelamında bakınız nasıl dillendiriyor:  “İnsana bir darlık dokunduğu zaman; yanı üzere yatarken, otururken, yahut ayakta bize yalvarır. Ama biz onun sıkıntısını giderince sanki bize yakaran o değilmiş gibi davranır.” (Yunus/12)  Gök gürleyince ,yer oynayınca ,başa türlü belalar gelince insan bu ya, acizliğinin farkına varır ve hemen en içten yakarışlarla duaya yönelir. Ya bütün dertleri bitince ne yapar? Allah ı unutur. Allah da ona böyle zaman zaman kendini hatırlatır.

 

            Dua gönülden yapılmalıdır.

. Mümin bilir ki, darlık veya genişlik zamanlarında Cenab-ı Mevlâ’ya gönülden yapılan dua, gelmiş olan sıkıntıları gideren, gelmemiş olanların da gelmesine mani olan bir vesiledir. Dua, kulluğun ta kendisidir, dinimizin temel direklerinden biridir. Müminin silahıdır. Kulu Rabbi’ne bağlayan bir köprüdür.

            Temelli ile duayı birbirinden ayırmak gerekir. Arzulanan hayırlı sonuçlara ulaşmak için kulun elinden geleni yapması, “fiilî dua” dediğimiz asla ihmal edilmemesi gereken bir dua türüdür. Rasul-i Ekrem A.S. Efendimiz, “Çalışmadan dua eden, silahsız harbe giden gibidir.” buyuruyorlar.   Evet; dua, gerekenlerin yapılmasıyla birlikte Cenab-ı Hakk'ın ihsanını istemektir. İhmal ve tembelliğin telafisini Allah'tan istemek değildir.

            İslamın dua anlayışı ile diğer dinlerin dua anlayışını birbirinden ayırmak lazımdır.   Müminin hayatını duadan ayırt etmek mümkün değildir. Bu özelliği ile İslâm’ın duası, hayattan kopuk, sadece bir tür rahatlama yolu olarak yaşayan diğer dinlerin duasından ayrılır.

   İslâm ile diğer dinler arasındaki insanı, hayatı, kainatı ve Allah'ı kavrayışla ilgili derin farklılıklar, duada da kendini gösterir. Yüce Dinimiz' deki her hüküm ve ibadet gibi dua da tevhit akidesi içinde hakiki manasına kavuşur. Müslüman, her amelinde olduğu gibi dualarında da şirkin zerresine bulaşmaktan kaçınır. Allah u Tealâ’ nın şu uyarıları, onun için şaşmaz ölçülerdir:   “Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini, Meryem oğlu İsa’yı ilâh edindiler. Halbuki bunlar da bir olan Allah'a ibadetten başkasıyla emr olunmamışlardır” (Tevbe/31)

             “Allah'ı bırakıp da kendilerine putlardan bir takım dostlar edindiler. Derler ki, ‘bizi Allah'a daha  fazla yaklaştırsınlar diye bunlara tapıyoruz.”

            İslamda ise din büyükleri her zaman Allah tan aldıklarını Allah ın kullarına dağıtan birer vesile olmuşlardır. Verdikleri ve dağıttıklarının kaynağının Allah olduğunu her zaman ifade ede gelmişlerdir.  Biz  sadece Allah tan isteriz ve ona kulluk ederiz. Kiminle birlikte ? Allaha yakinlik kurmuş muttaki kullarla birlikte. Allah a naz makamında niyaz eden dostları ile birlikte Hakka dua ederiz. Biliriz ki. Allah aramızdaki has kulların hatırına bizim gibi acizlerin de dualarını kabul eder.

            Efendimiz en zor günlerinden birinde . Taif’ te taşlandığı ,yaralandığı zamanda tek sığınağı ve koruyucu olan Rabbine bakın nasıl niyaz ediyor:

          “Ya Rabbi! Kuvvetimin zaafa uğradığını, çaresiz kaldığımı, halkın nazarında hor görüldüğümü ancak sana arz ederim, ancak sana şikayet ederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi! (Zümer/3)

            Dualarımızın kabul olmasının şartları vardı. Bu arada şunu  da unutulmamalıdır: Her dua perdeleri aşarak Allah’ın huzuruna yükselemez. Her halükârda duanın kabul şartlarına riayet gerekir.

            Duanın kabul edileceğine kesin olarak inanmak ve kabul edilmesi hususunda acele etmemek gerekir. Edebine ve şartlarına riayet ederek dua eden bir mümin de, duasının semeresini görmekte acele etmemeli veya ‘dua ettim de Rabbim kabul etmedi’ diyerek ümitsizliğe düşüp, niyazını terk etmemelidir. Çünkü Cenab-ı Mevlâ, bazen bilmediğimiz hikmetlerle duanın neticesini erteler. Bazen de istediğimiz şeyi değil, bizim için hayırlı olanı verir. Hiç şüphesiz, bizim için neyin daha hayırlı olacağını O ,daha iyi bilir.

            Allah insana şahdamarından daha yakındır ve O'nun insana merhameti, bir annenin çocuğuna merhametinden çok fazladır. Bir âyette şöyle buyurur: "Kullarım sana beni sorunca, haber ver ki, ben şüphesiz onlara yakınım. Bana dua edenin duasını kabul ederim. " (el-Bakara, 2/186)

            -Tövbe etmek.

Bir gün sahebeyi kiram Hz. Ömer’ e kuraklık ve kıtlıktan şikayet ettiler. “Tarlalarımız, hayvanlarımız telef oldu” diye yakındılar. Yağmur için dua etmesini istediler. Kabul etti ve halkı mescitte topladı. Minbere çıkarak ellerini açtı ve şöyle yakarmaya başladı:

             “Allahım! Bize acı. Bize rahmet et!..”

             Hiç durmadan istiğfar ediyordu.

              Yağmur için dua etmesini rica edenler hayret ettiler. “Biz yağmur için dua talep etmiştik. Oysa o hep istiğfar ediyor.” dediler. Hz. Ömer R.A. onlara:

  “Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok bağışlayıcıdır. Mağfiret dileyin ki, üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin. Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın. Size güzel rızıklar sunan bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın.” (Nuh/10-12) ayetini okudu ve şöyle dedi:   “Ben üzerinize göğün kapılarını açacak ve size yağmur yağdıracak asıl işi yapıyorum!..”

 

            Kusuru kendi nefsimizden bilmek.  Dua edenlerin örnek alması gereken bir peygamber de Yunus (as) dı . O, balığın karnındayken şöyle dua etti: “Ya Rabbi muhakkak ki ben kendi nefsine zulmedenlerden oldum.” Kardeşler ,yani Allah ın peygamberi içinde bulunduğu durumdan şikayet etmek yerine kendine göre hatasını  itiraf ediyor. Ben yaptığım bu hatadan dolayı senden af diliyorum , demek istiyor. Muhakkak ki başımıza gelen bütün belaların sebebi  yine bizim yaptığımız günahlar değil mi?

            Hayırlısını istemek. Biz kuluz Rabbimizden fütursuzca isteriz. İstediklerimizin hangisinin bizim için hayırlı hangisinin bizim için hayırsız olup olmadığın bilmeyiz. Hem dünyamız hem ahiretimiz için neyin daha hayırlı olduğun ancak Allah  bilir. Biz dua ettik de Allah kabul etmedi , diyeceğimize, demek ki bizim için hayırlısı buymuş, demek gerekmez mi?

            Kalbin Allahtan gafil olmaması gerekir. Allah a uyanık bir gönül ile dua etmemiz lazımdır. Zikir ile dirilmiş, gönüllerin duaları Hakk katına ulaşmasında ne engel vardır ki? Dua ettiğimiz yerlerde dua ederken ya bizim kalbimiz diri olmalı ,ya da bizim ile dua edenlerin içinde kalbi diri olan bir güzel kul bulunmalıdır.

"Biliniz ki, Allahu Teâlâ, kendisinden gafil bir kalbin duasını kabul etmez." (Tirmizî, Daavât, 64)

 

            Duada vesilelere sarılırız. Bizim yaptığımız en doğru işlerden bir de kendi gafletimizi giderecek bir has kulu vesile etmektir. Çoğu zaman Peygamber Efendimizin hatırı için Allah tan isteriz. Evliyanın hatırı için rabbim bize merhamet eyle deriz. Çünkü muttakilerin Allah katındaki kıymetini biliriz. Ya da yaptığımız güzel bir ameli dualarımıza vesile ederiz. Sonuçta hep Allah tan isteriz . Duamızın kıblesinde O’ nun arşı vardır.

 

            Allah dua edenleri sever.O, Kendisinden İsteyeni Sever.   Mü'min bilir ki, “insan” olarak, “kul” olarak acizdir, muhtaçtır; gücü ancak istemeye yeter. Bilir ki Yüce Yaratıcı “Ganî”dir, lütuf, kerem ve ihsan sahibidir, cömerttir. Ve yine bilir ki, yöneldiği Rabbi, bu yönelişi sever, kendisinden istenmesinden hoşnut olur. Kendisinden istiğna edilmesinden, kendisine muhtaç olunmadığı anlamına gelecek tavırlar sergilenmesinden ise hoşlanmaz, gazaplanır...

              “Kim Allah'tan dilekte bulunmaz, istemezse, Allah ona öfkelenir.” (Ahmed b. Hanbel,)

“Ey Habibim de ki; duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” (Furkan/77)  ayeti,  Hak Tealâ katında insanın gerçek değer ölçüsünü ifade etmekte. O halde en kıymetli insan, en güzel dua eden, en çok yalvaran, gözyaşıyla niyaz edendir.

“Kulluğun özü duadır, dua kulluğun ta kendisidir”  (Tirmizî) diyor Efendimiz.

Hz. Yakub A.S.'ın “Gamımı ve kederimi ancak Allah'a arz ederim” diye Allaha dua ediyor.

 

            Allah gücü kendinden bilip kipredenleri sevmez.

Ve Rabbiniz buyurdu ki:” Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Şüphesiz kibirlenerek bana kulluktan uzaklaşanlar, aşağılık kimseler olarak cehenneme gireceklerdir.”  (Mümin /60)  diye buyurmaktadır.

“Bana dua edin, kabul edeyim. İbadetten geri duranlar hiç şüphesiz zillet içinde cehenneme gireceklerdir.”

            Dalarımızı gizlice tazarru ile yapmak gerekir.

Yüce Rabbimiz, “kendisine yalvararak, kendisinden korkarak ve umarak” dua etmemizi istemekte ve duayı gizlice yapmamızı tavsiye buyurmaktadır. (Araf/55-56)  duasızlığı ve ibadetsizliği de kınamaktadır.

“Nihayet onların arkasından öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar. Nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekeceklerdir.” (Meryem/59)

            Dua edebilmek bir nasiptir, kul için bir nimettir. Bütün ibadetler gibi dua etmek de Allah’ ın bize bir lutfudur. Üzerimizde ki cezaların en kötüsü ise Allah ‘ın zikrinden ,  ibadetten ve duadan muhrum olmaktır.

              Peygamber A.S. Efendimiz bu ilişkiyi şu şekilde ifade buyurur: “Sizden kime dua kapısı açıldı ise, ona rahmet kapıları açılmış demektir.” (Tirmizî)

 

            Hayatımızın her anında dua vardı. Duanın bulunmadığı hiçbir işimiz ve fiiliyatımız yoktur. Yatağımızdan kalkarken başlarız dua etmeye, giyinirken ,abdest alırken, namaz kılarken, dışarı çıkarken gezerken ,dolaşırken ve işimizi yaparken hep dua ederiz. Korktuğumuzda , sevindiğimizde ,neşelendiğimizde ,ümit ettiğimizde ,ümitsizliğimizde hasılı kelam her halimiz de dua ipine sarılırız. Biliriz ki , Allah şah damarımızdan bize daha yakın ,bizi duyar ve niyazlarımıza karşılık verir. Dua Müslumanın silahıdır.

             Resulullah A.S. Efendimiz, müminin günlük hayatında Allahu Tealâ ile irtibatını sağlayan duanın yerini vurgulamak için şöyle buyurur: “Sizden her biriniz, Rabbi’nden bütün ihtiyaçlarını istesin. Hatta ayakkabısının bağı koptuğunda onu bile istesin!” (Tirmizî)     

            Allah tan başkasına güvenen ve dayananlar.

“Göklerde ve yerde bulunan herkes O’ndan ister; o her an yaratandan” (Rahman/29) İlahi emri hep aklımızın bir ucunda bulunsun. Atalarımız ise Allah tan gayrısına güvenip dayanmanın boşa emek olduğunu vurgulamaktadırlar.“Ağaca dayanma kurur, insana güvenme ölür.” Allah tan başkasından isteyenlerin hali ise ayette şöyle misallendiriyor: “Allah’tan başka dostlar edinenlerin hali, örümceğin misali gibidir. Örümcek bir yuva edindi. Halbuki yuvaların en dayanıksızı şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi...” (Ankebut/41)

            Kimsesiz hiç kimse yoktur, her kimsenin var kimsesi.

             Kimsesiz kaldım, yetiş ey kimsesizler kimsesi!

            Biz hep birbirimize dua ederiz.

              “Kişinin mümin kardeşinin gıyabında (yanında olmadığı halde) yaptığı dua kabul olunur. Bu kimsenin yanı başında görevli bir melek hazır bulunur ve her hayır dua ettiginde ‘Amin! Allah aynısından sana da ihsanda bulunsun’ der.” (Buharî) Hadisinden anlaşıldığı gibi biz yanımızda bulunmayan Müslümanlara dua ederken yanı başımızda ki melekler de bizlere aynisiyle dua etmektedirler. Hem de Allah ın günahsız melekleri. Günahsız dillerden edilen dualar nasıl kabul olmaz?

            Allah ın meleklerinin dualarının bereketinden faydalanabilmek için her fırsatı ganimet bilmek gerekmez mi?

Hz. Ali r.a., Resul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz'in şu mübarek sözünü nakletti:

 “Bir müslümanı hasta olduğu için sabah vaktinde ziyaret eden hiç bir müslüman olmaz ki, akşama kadar yetmiş bin melek ona dua edip, affını dilemesin. Yine hastayı akşamleyin ziyaret eden hiç bir müslüman olmaz ki, sabaha kadar yetmiş bin melek ona dua edip, affını dilemesin. Ayrıca onun cennette bir meyveliği de olur.” (Tirmizî, Ebu Davud)

            Efendimiz de biz zayıf ümmetlerine her zaman dua etmiştir. Şu anda hayat üstü bir hayatın içinde dahi her zaman bizlere dua etmeye devam emektedir.

               Hz. Aişe r.a. bir gün Rasulullah s.a.v. Efendimiz'i pek neşeli bulur ve: “Ey Allah'ın Rasulü, benim için dua ediniz” diye niyaz eder. O Allah Rasulü s.a.v. de: “Allahım, Aişe'nin geçmiş ve gelecek, gizli ve açık, günahlarını bağışla” diye dua eder.

   Hz. Aişe r.a. çok ama çok sevinir. Gülmeye başlar. O kadar güler ki, gülmekten başı kucağına düşer. Rasulullah s.a.v.: “Seni duam mı bu kadar sevindirdi?” diye sorar. Hz. Aişe r.a.: “Senin duan beni nasıl sevindirmez?” diye cevap verir. Bunun üzerine Allah Rasulü s.a.v. buyurur: “Vallahi, bu dua benim her namazda ümmetim için yaptığım bir duadır.”

 

Büyük gönüllerin büyük duaları vardır. Hz. Ebubekir r.a.'ın bir duası vardı ki, onu imanın zirvesinde görmemizin şaşılacak bir şey olmadığını gösterir. Bu duasında o şunları ister:    “Allahım ömrümün en iyi demini onun sonu eyle, amellerimin en hayırlısını amellerimin sonu eyle, günlerimin en hayırlısını sana kavuşacağım gün eyle.”

             Hz. Ömer r.a. şöyle niyazda bulunurdu:    “Allahım! Beni ansızın yakalamandan veya beni gaflet içinde bırakmandan veya beni gafillerden eylemenden sana sığınırım.”

              Hilafet makamına geçince minbere çıktı. Allah'a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi: “ Ey insanlar! İyi dinleyiniz. Ben bir dua edeceğim, siz de amin deyiniz. “Allah'ım ben sertim, beni yumuşat. Ben cimriyim, beni cömert eyle. Ben zayıfım, bana güç ver.”

Efendimizin dilinden dökülmüş şu inci tanesi gibi güzel dualara da amin deyiniz.

“Ey Rabbimiz, bize dünyada da, ahirette de iyilik bahşet ve bizi cehennem azabından koru”

“Ey hayy ve kayyum olan Allahım! Bütün işlerimi düzeltmeni, bir an bile beni kendi başıma bırakmamanı rahmetine sığınarak senden isterim. “

Hz. Aişe r.a.'a hitaben de şöyle buyurmuştur:

 Bütün duaların manalarını içinde toplayan cümleler ile dua et. Dua ederken şöyle söyle de: “Allahım! Halde ve gelecekte bildiğim ve bilmediğim bütün kötülüklerden sana sığınırım. Allahım! Cenneti ve cennete götürecek söz ve işleri senden ister, cehennemden ve cehenneme götürecek söz ve hareketlerden sana sığınırım. Allahım! Kulun ve Rasulün Muhammed s.a.v.'in senden istediği hayır ve iyilikleri senden ister, sana sığınıp iltica ettiği kötülüklerden sana sığınırım. Allahım! Benim için takdir ettiğin her şeyin sonunun hayır olmasını senden, senin merhametinden dilerim. Ey merhamet edenlerin en merhametlisi...”

Amin …

İHLAS MUHABBET TESLİMİYET

İHLAS MUHABBET TESLİMİYET

 

Kardeşler,

Şükürler olsun Rabbimize. Bizi bir araya getirdi. Gönüllerimizi birleştirdi. Bizi birbirimize sevdirdi. Bizi sevdi, sevdiğine gönderdi. İnşallah sevgilisi  de edecektir.  Yeter ki biz gönüllerinde bin bir derdi olan insanların hasta gönüllerine derman olacak, ilaç verecek gönüller tabibinin emir ve tavsiyelerine uyalım. Yeter ki onun nurlu kapısından ayrılmayalım.. Yeter ki biz ona has evlat olalım. Sultanımın hasları hası evladı Saki seyidimin dediği gib: ‘’Hazreti Peygambere varis olan bu Allah dostlarının eli, Resulullah efendimizin elini temsil etmektedir. Onlara tutulan nurlu bir halkaya tutulmuş demektir.’’ Ne mutlu o, nurlu halkaya tutulanlara,ne mutlu bize.

 

Nurun ve muhabbetin kaynağı efendiler efendisi, Gül efendim ,Gül sultanım, Hz. Muhammed Mustafa (asv) ‘ a binlerce selam ve salat olsun inşallah. Üzerimizde  ki  bütün  nimetlerin , bütün güzelliklerin sebebi ,vesilesi , kaynağı onun nurlu varlığı değil mi. Şehitler ölmezken onun nurlu bedeni nasıl ölebilir. .O, başka bir hayat boyutunda aramızda dolaşıp dururken; Hatme-yi Haceganlarımızı, sohbetlerimizi, zikirlerimizi şereflendirirken bizim ona olan muhabbetimiz nasıl azalabilir.

           

Hastayız efendim, hem de çok hastayız. Dünya üzerimize , üzerimize geliyor, nefsimiz ,şeytan bize sayısız ,enva-yi çeşit tuzaklar kuruyor. Geçim derdi, evlat derdi, kadın derdi, ev derdi, iş derdi , aş derdi  derken adeta dertsiz ne zamanımız var ne halimiz. Hastayız efendim, hasta olmasak bu hastaneye gelir miydik? Herkes başka yerlerde bin bir türlü günahın peçesine korkmadan atılıp dururken biz buraya gelir miydik? Biz bir bakıma çok şanslıyız kardeşler; çünkü biz en azından hasta olduğumuzu biliyoruz. Bunu kabul ediyoruz. Tedavi olacak hastada doktorların arayacakları ilk şart bu , hastalığını kabul et. Tedavi ol. Kurtul.

 

Kardeşler!.Müslümanlar!

            Bunca çaresiz, derman dilenen insanların içinde , ne mutlu bize ki, biz gitmişiz ;zamanın en büyük, en kamil , en mükemmil bir gönül doktoruna ,gönül vermişiz.

           

Tabibim ,doktorum,  efendim; sana geldim, açtım bu bi çare gönlümü önüne … Hastayım efendim. Teslimim efendim. Bir nurlu nazarına , kalbimi diriltecek bir nefesine o kadar muhtacım ki…

           

İşte bu teslimiyet sofiler. Zamanın büyüğünden fayda görebilmemiz için , önce kendimizi hasta ve tedaviye muhtaç biri bilmek , sonra maharetine güvendiğimiz  gönül tabibine itirazsız teslim olmak. Ah bir teslim olabilsek . Muhterem büyüğümüze ihlas ile teslim olabilmenin ilk şartı bu

           

Nefsimizin şer arzularından vazgeçip ,şeytanın hile ve desiselerinden kurtulup sadece Allah rızasını gözeterek bir Hak dostuna ihlas ve samimiyet ile teslim olmak , aslında Hazreti Peygambere ve onun nurlu yoluna teslim olmaktır. Çünkü Hak dostu hiçbir zaman insanları kendi nefsine değil Allah ‘ın dinini en güzel şekilde yaşamaya davet etmektedir. Yani bizim Büyüğümüzün  bize ve insanlara daveti  Allah rızası için  hep beraber hakka gitmek, iyi bir kul, hayırlı bir ümmet olmamız içindir.  Bunun içindir ki; onlara itiraz aslında bizi biz yapan bütün değerlere itiraz olur ki , bu da bizim felaketimiz olur. Bakın İmam-ı Rabbanî  bu konuda ne diyor: “ Mutmaine makamını geçmiş, her hali ile Rabbinin emirlerine teslim olmuş ve Yüce Allah tarafından sevilmiş bir veliye itiraz, Allah’a itiraz gibi olur. Çünkü ,bu hale ulaşan velilin bütün arzusu Allah ın muradıdır. O, nefsi adına bir his ve hareket içine girmez:”  Yani demek oluyor ki. Allah ‘ın dostu kendi nefsi için hiçbir kimseden hürmet, hizmet ve teslimiyet beklemiyor. Bunları bizim için istiyor. Allah ın razı olduğu bir kul olalım diye istiyor.

 

İslam ,iman ve teslimiyetten ibarettir. İnanmayan ve teslim olmayan kimse ilahi aşkın tadını alamaz,güzel kulluk yapamaz,hiçbir ilahi müjdeye ulaşamaz. “Allah katında sadık mümin, imandan sonra şüpheye düşmeyip tam teslim olan ve inandığı hak davada malı ve canı ile cihat ederek hizmet veren kimsedir.”(Hucurat49/15)

 “Teslim 0l selamet bul” (Buhari)   

 

Kardeşler! 

Bakın kardeş olmuşuz. Kardeşliğin bir hukuku  vardır. Çoğumuzun birbirimizle bir akrabalık bağımız yoktur. Yine çoğumuzun aramızda bir dünyalık menfaatımız da yoktur. Buraya gelirken sadece ve sadece Allah rızası için geldik. Bu güzel niyetle buradayız. Elhamdülillah niyetlerimiz halis olursa menfeahatımız da güzel olacaktır.

 

Önce bu yolda bizden ihlas ile yapılmış bir has bir niyet istiyorlar. Teslimiyetimizin niyeti de güzel olmalı ki büyüğümüzden fayda görebilelim. Bu dil ile olacak iş değil. Allah insanların sözlerine değil kalplerinde ki ihlaslarına bakar. Sadık mıyız değil miyiz O ,bilir. Herkezi kandırabiliriz ancak Rabbimizi kandıramayız. Bu yolda ne  kadar ihlas ile teslimiyet,ne kadar sadakat ;o  kadar menfeat , o kadar nisbet, o kadar feyiz vardır, arkadaşlar. “Bu yolun taliplisi tam sadakat haline ulaştığı vakit, kalpten kalbe ilham ve intikal vasıtası ile feyiz alır. Müridin çeşitli yollardan mürşidin de feyiz alabilmesi için tam sadık olması lazımdır.karşılıklı sadakat tam gerçekleşmeden bunlar olmaz.” Bu sözleri bir Allah dostu  söylüyor. Abdülgani Nablusî (ks). Yani işi bilen biri,

 

 Allah Dostları  insanları tedavi etmek de maharetli birer sanatkardırlar. Üzerimizde sanatlarını tüm inceliklerine kadar gösterebilmeleri için bize de düşen görevler vardır. Bunların başında ihlas ile tam bir teslimiyet ve onlara muhabbet bağı ile bağlanmaktır. Yoksa teslim olamamışsak, teslimiyetimizde ve niyetimiz de noksanlıklar varsa ve değerli efendimizle muhabbet bağını kuramamışsak bu manevi bağ nasıl kurulacak da sultanımız üzerimizde sanatını gösterebilecek. Nasıl hastalıklarımızı tedavi edecek?. 

 

Bizim kıymetli büyüğümüz  manevi hastalıklarımız tedavi eden gönül tabibimizdir. Biz sadece ona teslim olmalıyız. Bağımızı ne kadar sağlam kurarsak , ihlasımız ne kadar derin olursa manevi cereyan da o kadar güçlü gelir. Bakın kardeşler Kıymetli büyüğümüze  BABA diyoruz. İnsanın iki türlü babası vardır. Birincisi madde dünyasına gelmesine vesile olan babasıdır. Diğeri ise manevi doğuşuna vesile olan babamızdır ki, bizim üzerimizde hakkı çoktur. O manevi doğuş tur ki, ebedi saadetin anahtarıdır. Bizi cehennem çukurundan çekip alan, cennet ve cemal görmemiz için tek çare bu manevi doğuştur. Nefs-i emareden mutmaine makamına bu doğuş ile geçilir. Geceler ,günler boyu ,senelerce bizim için ,kurtuluşumuz için emek veren , dua eden ,nisbet , feyiz,himmeti ile bizi destekleyen efendimize nasıl bağlanmamız gerekiyorsa öyle bağlanmalıyız.

 

Kardeşler… bizim  dünyaya gelmemize vesile olan ; babamıza bir ihanette bulunsak, evi terk etsek ;nasıl zoruna gider değil mi. Hemen bize nice hayır olmayan dua ile Allah havale eder. Bel ki de bizimle hiç konuşmaz.

 Ya bunu manevi doğuşumuzun, ebedi kurtuluşumuzun vesilesi olan büyüğümüze  yapsak , üzerimizde bu kadar hakkı varken ve hiç sebep yokken şeytan bizi aldatsa bu muhteşem sohbet yerlerini terk etsek, arzularımız , heveslerimiz için   nefsimizin peşine düşsek, hiç hoş olur mu?

 

Her neyse. Büyük bizim büyüğümüz . Allah bizi böyle bir ihanetten ve ayrılıktan korusun. Biz biliyoruz ki, Menzil;‘’ Allah ‘ ın insanlar için açmış olduğu rahmet kapısıdır hiç kimse kapatamaz, Allah Teala’ nın kapatmış olduğunu da yine ondan başkası açamaz.’’ 

 

Arkadaşlar  şükürler olsun ki burada  sohbet dinliyorsunuz. Değerli büyüğümüz  bakın ne diyor: “Sofiler, sohbet insana muhabbet verir, muhabbet insana amel yaptırır. Muhabbet olmasa insan hiçbir şey yapamaz. “ Siz buraya muhabbeti tahsil için geldiniz. Evinizde otursaydınız , bu muhabbeti tahsil edebilir miydiniz? Bu güzel yüzleri görebilir miydiniz?. Sultanımızın  evlatlarının muhabbet dolu nazarlarından , sözlerinden mahrum kalmaz mıydınız?  Aslında kardeşler  , sohbet bu işte… geliyorsunuz bir araya kardeşler birbiri yüzünüze bakıp bütün dertlerinizi unutuyorsunuz. Kardeşlik  bu işte, bir kardeşinin muhabbeti kendisini rahatlatan, içini huzur ve sevinç ile doldurandır. Burada kazandığımız muhabbet ile kıymetli büyüğümüzün  dediği gibi amel yapacağız. Yaptığımız amel ile Rabbimizin rızasını kazanacağız. Bu sözler de Sözleri gönüllerime ilaç olan büyüğümüzün : ”Sohbet olunan yerde saadatların ruhaniyeti hazır olur; sofiler de rabıtalı dinler.rahmet zuhur eder. Rahmet muhabbeti ,muhabbet amel işlemeyi , amel işlemek Müslüman’ın  kurtuluşuna , yakınlık derecesine vesiledir.” 

 

Muhabbetin ilk basağı kardeşlerdir. Bir Allah dostunun evlatlarına  muhabbet duymayan kendisine de duymaz.  Evlatlarına  yakın olup onların sohbetinden faydalanmak istemeyen yolun ileri gelenlerine  olan muhabbeti de kesilir.  Kardeşlerinden noksanlık aramaya başlayan  aslında hastalanmaya başlamıştır. Asıl noksanlık kendindedir.  O kardeşimiz, tez vakte kendisinde ki bu halin sebebini bulup ilacını içmelidir. Bunun ilacı uzakta değildir. Önce bir Nasuh tövbesi alıp , noksan olan amellerini tamamlamalıdır. Ve yolun büyüğünü  ziyarete gitmelidir. Görecektir ki,asıl noksanlık kardeşlerinde değil kendisinde imiş. Muhabbeti kaçan arkadaşın  böyle huzuru kaçar. Huzuru kaçan önce huzura gitmelidir.

 

Muhabbetin ikinci basamağı yonul büyüğüne  olan muhabbetidir.  İnsan yol göstericisini malından, mülkünden,çoluk ,çocuğundan ve hatta kendi nefsinden daha fazla sevmek,ona değer vermek ve ona güvenmektir.” Gerçek muhabbet, sevgilinin arzu ve isteklerini, kendi nefsinin arzu ve isteklerine tercih etmektir. Allah’ ın dostuna  gösterilen bu sevgi aslında  Allah içindir. Müslümanlar bu sevgi ile virt çekerler, Hatme-yi Hacegana gelirler, sohbet dinlerler ve rabıta yaparlar ve diğer farz ibadetlerini yaparlar..” Yani kardeşler bu sevgi ve muhabbet   Allah a giden yolun temel görevlerini yerine getirmenin bir itici gücüdür. Mermi içinde ki barut gibidir.  Barut  olmayınca  kurşun hedefine ulaşır mı. ,

 

Muhabbetin üçüncü basamağı efendiler efendisine olan sevgi ve muhabbettir. Bu sevgi öyle olmalıdır ki; efendimiz bize her şeyden daha kıymetli gelmelidir. Kendi nefsimizden dahi.  “ Allah’ a yemin ederek söylüyorum ki, ben bir kimseye ailesinden, çoluk çocuğundan, anne –babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça , o kimse gerçek manada iman etmiş olmaz:”

Efendimiz böyle demiş. Şimdi siz kendinizi bir kontrol edin. Hükmü verin. Ya Rasulullah seni canımızdan daha çok seviyoruz  diyebiliyor muyuz. Bu Müslümanlar  bunu der kardeşim. İşte buna şükretmek lazım.

 

Muhabbetin en yüksek derecesi  ki Allah ‘ a  bağlanmaktır. Ona hakkıyla kulluk yapmaktır. Bütün sevgiler dahi Rabbi Teala’ nın sevgi ve muhabbetinden kendine bir kaynak bulur. Her şey Allah içindir. Kulun sahibi Allah tır. Kulun en değerli mülkü olan kalp mülkünün köşkünde de Allah Teala  oturur. Gönül mülkünün sahibi odur. Buradan sonra ki sözler gönüller sultanı Şah-Nakşibend’ e aittir:Gerçek sevgili kalpte ortak istemez. Ortak yapılan işleri de sevmez. İşte bu yüzden sevgililer başkasının edildiği amelden, başkasına yönelen kalpten bir şey elde edemezler.’

           

‘’O halde kardeşim , sen de kalbini yabancılardan arındır ve onu marifet sırları ile doldur. Aksi halde kalb ,varlık alemini göstermeye uygun bir ayna olara nasıl parlayabilir.?  Kalp şehvetlere bulanmışken Allah Teala’ ya doğru nasıl yol alabilir? Gafletten arınıp temizlenmeyen bir kalp hangi yüzle Allah Teala ‘nın huzuruna kabul edilmeyi ümit edebilir?’’ 

           

Arkadaşlar  işte kalbin bu dereceye gelmesi içinse Büyüğümüzün  bize verdiği görevleri yapmak gerekir. Dururken gönül hakka ve hakikate nasıl ayna olabilir. Mevlana’ ın dediği gibi:” Bıçak kendi sapını kendi yontamaz. İnsan kendi yaralarını kendi tedavi edemez. Sen git yaralarını bir gönül cerrahına göster, Ona kendi kendine çare bulamasın.”

           

Muhabbetimize, derslerimize ve görevlerimizi yapmamızı engel olan , üstümüze dağ gibi yıkılan halleri,günahları  öncelikle ortadan kaldırmamız lazım değil mi. Öyleyse şunu diyebilirsiniz: Kardeşim muhabbeti nasıl tahsil edebilirim?  Biz de sizin de çok iyi bildiğiniz gibi ,ancak nefsinize bir türlü itiraf ettiremediğiniz halleri bir daha sayalım. Önce muhabbet engel olan hallerimiz o kadar çok ki saymakla bitmez.

           

Bir kardeşim anlattı, gönlümüzün tabibini ziyarete gidip hastalıkların sıralamışlar her biri. Birisi “ Biz iflas ettik kurban , çok kalp kırıyorum .” deyince ; mübarek ;“Sakın kalp kırmayın.” buyurmuş. O arada başka bir Müslüman gelip “ Kurban çok ibadet ediyorum, ancak adam olamıyorum . deyince , efendim “Gafletle yapıyorsun .” buyurmuş.  Evet gafletle yapıyoruz ve  ne Müslüman kardeşlerimize gereken değeri veriyoruz , ne değerli büyüğümüze gereken saygı ve teslimiyeti gösterebiliyoruz…

           

Şimdi bu sözlerin ışığında muhabbetimize ve teslimiyetimize engel olan bazı halleri sıralayalım:

 

-Dünya ve içindekilerle çok fazla meşgul oluyoruz. Biz dünyanın sırtına bineceğimize dünya bizim sırtımıza binerse taşıyamayız tabi. Dünyayı ve içindekileri bir maslahat yerine hayatın gayesi olarak görünce bu hale geliyoruz. Vazgeçilmezlerimiz içine gelip yerleşiyor. Ne dünya bizden ne bizden dünyadan ve içindekilerden vazgeçiyoruz. Şu hayatın ve dünyanın tabiyetindendir. “Dünyadan kaçanların dünya peşinden koşar, dünya peşinden koşanların ise önünden kaçar.”

 

-Dünyalık geçimliklerimizi  gereğinden fazla düşünüyoruz. Bazı şeyler düşünmekle değil gereğini yapmakla halledilir. Gereğini yapmadan , halli için bir şey yapmadan sadece düşünmek neye yarar ki. Bir işimiz ve sıkıntımız için bize düşen ,yapmamız gerekenleri yapıp gerisini Rabbimize havale etmek değil mi?

-Dünya ehli ile çok fazla boş konuşuyoruz. Evde işyerinde, çay ocağında konuşup sohbet ettiğimiz insanlar var ya, onlara çok dikkat etmek icap eder. Üzüm üzüme baka baka kararır. Körle yatan şaşı kalkar. Ahiret namına bir gayesi, korkusu, ümidi olmayan vatandaşlarla muhabbetin bize faydasını anlamıyorum.

 

-Avamın meşgul olduğu nice boş işlerle biz de az da olsa meşgul olmaya devam ediyoruz. Maçların skorları ,  politikanın gidişatı gibi. Takımlar arasında ve politikadaki Tarafkirliğimiz daha içimizden çıkmamışsa, sohbette katılıp fikrimizi ve de iddiamızı savunmanın zevkini tadıyorsak  daha alacağımız nice yol var demektir..

 

-Televizyonun hayatımızdan neleri alıp götürdüğünü bilmem anlatmaya gerek var mı.? Virtle , sohbetle, Hatme-yi Haceganla kazandığımız ; kalbimizin gıdası ,zevki, süruru,neşesi,hazzı nice himmet ve bereketi birkaç uçuk ,deli saçması görüntü için feda etmeye değer mi. Özellikle bunlar gönül penceremizin bekçisiz açık bulmuşlarsa onun saflığını ,temizliğini kirletmezler mi.  İyilikle kötülük, hayırla şer, nurla zulmet bir arada olabilir mi. Olamayacağı için okuma evinden  eve götürdüğümüz  güzelliklerimizi evin ortasında zulmet ateşi ile yakmaya ne gerek var arkadaşlar . Biz onları ne emeklerle kazanmadık mı. Niçin bu kadar ucuza saçıp savuruyoruz ki.?

 

-Her ağzımıza geleni konuştuğumuz gibi her önümüze gelin yeme gibi bir alışkanlığımız da varsa vay halimize. “ İbadetlerden lezzet alamamanın sebeplerinden biri de haram ve şüpheli yemeklerdir. “

           

-“Eğer  yenilen lokma şüpheli ise ondan hırs,şehvet,haset ,adavet, düşmanlık  ve riya doğar.”

           

“Büyüklerimiz buyurdular ki; ‘Kim şüpheli yere girse , Allah Teala ‘ya giden yolu doğru olarak bulamaz. Kim haram yerse kendisine o yol  kapanır . Kim yemede israf ederse kalbi kararır. Kim Allah Teala’ dan gafil olarak yerse kalbine kasvet gelir. O zaman ömrü boyunca yaptıları boşa gider. “” bu sözler Abdullah İsfihani isimli bir mübarek Allah dostuna aittir.

Ahmed Bin Ebul Havari de şöyle demiş:”Ağzına lüzumsuz bir lokma koyduğun zaman ondan lüzumsuz bir söz çıkar.””

            Eskiden Gavs-i Hizani zamanında namaz kılmayan çok azmış, şimdiki gibi değil. Bu zamanda yaşasaydı mübarek acaba ne derdi:”Müşriklerin ekmeğini yemek, zulmettir; anacak namaz kılmayanların ekmeğini yemek ondan daha koyu bir zulmettir.”

            Bundan sonraki sözler de yolumuzun piri Şah-ı Nakşibent’ e aittir:”Benim bu yemeği yemem uygun olmaz. Zira bu yemek öfke ile yoğrulmuş,gazap ateşi ile pişirilmiş. Bir kimse yemeğini hazırlarken kaşığını gaflet , gazap ,gönül koyarak kullansa , yemekte hayır ve bereket olmaz. Bu sebeple şeytan ve nefis böylesi bir yemekte kendisi için yol bulur. Hem böyle hazırlanmış bir yemekten ne gibi bereket meydana gelebilir.”

            “Salih amellerin ve hayırlı işlerin özü, huzurla yenen helal lokmadan kaynaklanır. Her zaman ve özellikle namaz sırasında manevi huzur elde etmek istiyorsanız mutlaka kazandığınızın helal olmasına dikkat ediniz.”

Daha çok şey var.  Sohbet uzar.

 

 

 

 

Muhabbeti nasıl tahsil edebiliriz. Daha doğrusu kaybettiklerimizi nasıl geri alabiliriz.?

-Kardeşlerle  sohbete can atacağız. Boş vakitlerimizin hepsini kardeşlerimizle geçireceğiz.

-Yukarda ki alışkanlıklarımızı terk edeceğiz.

-Virtlerimizi hiç aksatmayacağız.

-Akşam rabıtasını imkanlar ölçüsünde uzatacağız.

-Hatme-yi Haceganlarımızı yapmaya devam edeceğiz.

-Daha az günah işleyip ,daha fazla tövbe edeceğiz.

-Garip ,günahkar bir dilence edasıyla kıymetli büyüğümüzü  ziyaret edeceğiz.

-Her önümüze geleni yememeye dikkate edeceğiz. Bu maddeler dahi bir sohbet konusu olduğu için burada kesiyoruz.

Kardeşler …

 

Allah hepinizden ebediyen razı olsun.

Allah hepimize ihlas ile teslimiyet versin  inşallah.

Allah muhabbet ehlinin hatırına muhabbetimiz artırsın inşallah.

 

 

SÜNNETİ YAŞAMAK VE YAŞATMAK GAYESİ

  SÜNNETİ YAŞAMAK VE YAŞATMAK GAYESİ

        

         Bizi bir araya getiren, sevdiklerini sevdiren, sevmediklerinden uzak tutan Rabbimize sonsuz şükürler olsun. Hakkıyla şükredenlerin himmetini üzerimizden eksik etmesin inşallah. Habib-i Ekrem efendimizin ; en zor günümüzde-mahşer günü- ümidimiz olan şefaatinden bizi mahrum etmesin.

         Sohbetimizin konusu SÜNNET . Dini bilen,nasıl yaşanacağını örnekleri ile gösteren peygamberimiz, fendimiz, önderimiz, iki göz nurumuzun sünneti.

Sünnet:

Arapça bir kelime olan sünnet; yol, birinin devamlı gittiği yol, âdet, gidişat, hayat tarzı gibi anlamlara gelir. Terim anlamıyla "sünnet" deyince Peygamberimiz (sav)’in söz, fiil ve takrirleri anlaşılır. Arapça olan takrir kelimesi ‘onay’ demektir. Peygamberimiz (sav) bilgisi dahilinde yapılan bir davranışa veya söylenen bir söze, karşı çıkmamışsa, bu O’nun o davranış veya sözü onayladığı, en azından mübah saydığı anlamına gelir. Çünkü insanları Allah’ın rızasına ters olan her şeyden uzaklaştırmak için görevli olan bir peygamberin, üstelik kendisinin her davranışının ashabınca takip ve taklit edildiğini bile bile ,Allah’ın rızasına ve dine muhalif bir davranış karşısında susması düşünülemez.

İşte efendimiz de her konuda sahabeyi kiramı bilgilendirmiştir. Hayatın bütün alanlarına sirayet eden bir bilgilendirme bu. Yeme içmeden def-i hacete kadar… Öyle ki yaşadığımız hayatın hiçbir devresini boş geçmeden.

Kısaca söylemek gerekirse sünnet, Peygamber (sav)’in hayat tarzı demektir. Hayat tarzı, kişinin hayat anlayışının dışa vurmuş şekli demektir. Sünnet Efendimiz  (sav) in ben hayatı ve dini böyle yaşıyorum ,siz de böyle yaşayın dediği söz,davranış ve kabullenmelerdir.

 

İslam ‘da hayat dünyevi ve dini olarak ayrılmaz.

Bazıları insanların hayatlarını dini ve dünyevi olarak ayırmayı adet haline getirmişler. İslam ‘ a göre dini hayat, dünyevi hayat bir ayırım söz konusu değildir. Çünkü din hayatın bütün evrelerine, bütün faaliyetlerine sirayet etmiştir. Düşündüğünüz  her güzellikte din vardır. Yaptığınız her güzel işte din vardır. Ya o faaliyeti düzenleyici, ya destekleyici, ya da yasak edicidir. Bu yasaklara uyup uymamak hür irade sahibi bir Müslüman olarak senin elindedir.

İşlerimize dini bir kimlik hüviyetinde bakarsak; farzdır ,vaciptir, sünnettir, müstehaptır, mübahtır, haramdır, mekruhtur gibi nitelemeler de bulunabiliriz. Konumuz olan sünnet ise efendimizin yaşantımızda ki yeri ve hayatımıza attığı imza gibidir. Bu demektir ki, her işimizde  Hz. Muhammed (sav) ‘in ya bir tasdiki , ya reddi mevcuttur.

Yemeği sol elimizle yersek dinden çıkmayız; ama sağ elimizle yersek bir sünneti yerine getirmiş, dolayısıyla sevap almış oluruz. Tekrarlı yaptığımız işlerde 3, 5, 7 gibi tekli rakamlara riayet etmek, yatağa sağ tarafımız üzerine yatmak, tuvalete, banyoya sol ayakla girip sağ ayakla çıkmak, camiye, eve, işyerine sağ ayakla girip sol ayakla çıkmak gibi bireysel alanla sınırlı işlerden, toplumsal, hukuki, ekonomik, ticari konulara kadar aklımıza gelecek her faaliyet sahasıyla ilgili olarak Sünnet’in eşsiz rehberliği ve diriltici soluğu, bizlere iyiyi, doğruyu ve güzeli işaret ettiği kadar, sevap hanemizin dolmasını da sağlamaktadır.

                                                       1

 

   Sünnet’in bu fonksiyonu, herhangi bir konunun dinî-dünyevî şeklinde bir ayrıma tabi tutulmasını da engellemiştir. İslâm alimleri, Müslüman’ın davranış ve fiillerini sevap, günah, helal-haram, mendup-mekruh gibi kategorilere ayırırken Kur’ an kadar Sünnet’in de yönlendirmelerini temel almış, böylece İslâm, din-dünya ayrımı sebebiyle Hıristiyanlığın başına gelen tahriften korunmuştur.

 

Hz. Rasulullah (sav)  en güzel örnektir.

Sünnete uymak ,efendimize uymaktır. Çünkü sünnet efendimizin hali, ahvali, sözüdür. Efendimizin dini yaşamasıdır. Öyleyse dini getiren ve en iyi bilenin yaşadığı gibi yaşamak, inandığı gibi inanmak ,ibadet ettiği gibi ibadet etmek ; onu her işte örnek almak bir Müslüman  ‘ın  hayat gayesi olmalıdır.

Allah (cc) Peygamberler’i, biz insanlara rehber olmak üzere, itaat edilmesi şartıyla göndermiştir. Onları bizim önümüzde Kendi rızasının ‘en mükemmel örneği’ olarak koymuştur. Peygamberlerin İmamı, Habib-i Kibriyâ (sav), örnekliği, aynı zamanda Kur’ ân’ın da yaşanması manasına gelmektedir.

Birçok değerlerin ve kıymet hükümlerinin alt üst olduğu, kalbî ve ruhî hayatın iflâs ettiği, Muhammedî bir havanın bizden uzaklaştığı günümüzde, Hz. Peygamber (sav)’e ittiba etmek çoğu meselelerimizi çözümleyecektir. Zira sevgili Peygamberimiz Veda Hutbesi’nde; "Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim ve Peygamberinin sünnetidir" buyurmaktadır.

Biz Müslümanlar ne bulduysak O’na ittibâ etmekte bulduk, yine ne bulacaksak O’na yaklaşmada, O’nu anlamada ve O’na ittibâ etmekte bulacağız. Hz. Peygamber (sav)’i hayatımızda örnek edinirsek kurtuluşa ereceğiz. Aksi takdirde kurtuluşumuz mümkün değildir. Çünkü, bu Kur’ân’ın emridir:

"Allah’ı ve âhiret gününü arzulayan ve Allah’ı çokça zikredenler için, siz müminler için Allah’ın Resûlü’nde pek güzel bir örnek vardır." (33, Ahzab:21).

"Resul size neyi verdi ise, onu alın! Neden men etti ise ondan da sakının" (59, Haşir:7).

Peygamberimiz, Allah'ın "Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Resûlü'nde güzel bir örnek vardır" (Ahzap Suresi, 21)  ayeti ile ahlakını tüm insanlara örnek gösterdiği mübarek bir insandır.

Allah'ın seçtiği ve kendisine Kuran'ı indirdiği Peygamberimiz imanı, takvası, ilmi ve üstün ahlakı ile tüm insanlara örnektir. Sabrı, tevekkülü, cesareti, Allah'a bağlılığı ve yakınlığı, adaleti, müminlere olan merhameti, sevgisi ve şefkati, feraseti ve basireti ile müminlerin kendisine hayranlık duydukları bir ahlaka sahiptir. Derin bir imanın önemli birer alameti olan bu özelliklere sahip olmak, iman eden her insanın gönülden isteyeceği ve bunun için ciddi çaba göstereceği bir şeydir. Bu ahlakı yaşamak Kuran ahlakını yaşamak anlamına gelir. İşte tüm bu nedenlerle Kuran'ı anlamak ve yaşamak isteyenler için Peygamberimizin uygulamaları ve hayatının  her anı -diğer bir deyişle sünneti- çok değerli bir rehberdir.

"O gün zâlim, ellerini ısırıp diyecek ki: Keşke ben de O Peygamberle aynı yola girseydim!... Vay başıma! Keşke falancayı dost edinmesem, onu örnek almasaydım." (25, Furkan:27-28). Böyle hayıflanmamak için sevdiklerimizi ,hayran olduklarımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekmez mi.

                                                        2

Hz. Resullullah (sav)  efendimize itiat  eden  Allah’a itiat etmiş gibi olur.

Yüce Allah Nisâ sûresinde şöyle buyurur: "Resûle itaat eden Allah’a itaat etmiş olur." (4, Nisa:80). Bazılarının anladığı gibi Kur’ an ve sünnet in ayrısı gayrısı yoktur. Ku’ an da emredilenler sünnet ile tefsir edilmiştir. Ku’ anda “Namaz kıl ,kurban kes” emri vardır. Sünnette bu ibadetlerin nasıl yapılacağı örneklerle , uygulamalı olarak gösterilmiştir.

Diğer bir âyette de Allah’ın sevgisine ve mağfiretine nâil olabilmek için, Hz. Peygamber (sav)’e tâbî olmak emredilmektedir: "De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın" (3, lu İmrân:31).

Hz. Peygamber (sav)’in emrine itaat etmemek, O’na sırt çevirmek, Allah’ın emrine isyandır. Hz. Peygamber (sav)’e karşı izhar edilen her duygu ve hareket, aslında Allah’a karşı izhar edilmiş demektir.

Nisâ suresinde de şöyle buyrulur: "Kim kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı çıkar, müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yolda yapayalnız bırakırız ve onu cehenneme sokarız! Cehennem ne kötü bir yerdir." (4, Nisâ:115)

"Kim bana itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim bana isyan ederse, Allah’a isyan etmiş olur."

“ Kim bana itaat ederse cennete girer. Bana isyan edene gelince o, yüz çevirmiştir."

 

Tasavvufun kaynağı sünnettir.

Allaha giden yollar mahlukatın nefesleri sayısıncadır. Ancak bu yollar eğer Hak rızasını talep ediyorsa ; Allah ‘ ın kitabına ve efendimizin sünneti çizgisinin dışına çıkmamalıdır.

Yüce ve şanlı bir yolun mensuplarının yollarının yüceliğine ve güzelliğine tek sebep olarak sünneti göstermeleri tasavvufun kaynağının  sünnet olduğu gerçeğini vurgular “Bu yüce yolun büyüklüğü ve Nakşibendiyye tabakasının üstünlüğü ancak Sünnet-i Seniyye'ye bağlılığı ve kötü bidatlardan kaçınması vasıtasıyladır.Bundan dolayı bu yolun büyükleri cehri zikirden kaçındılar ve kalbi zikri emrettiler.”

İşte onların sünnete olan bu bağlılığı büyük neticelere(mükafatlara)sebep oldu.Bidatlardan kaçınmalarının da bir çok meyvesini gördüler.Bu sebeple başkalarının  ulaştıkları en son nokta onların ilk başladıkları yer oldu.

Üstelik Peygamberimizin en önemli vasıflarından birisi de Allah tarafından "kitabı ve hikmeti öğreten" kişi olarak gönderilmiş olmasıdır. Peygamberin insanlara kitabı ve hikmeti açıklamak, onları arındırıp temizlemek için gönderilmiş olduğu ayetlerde şöyle bildirilmiştir. “O, ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde idiler.” (Cuma suresi, 2) Tasavvuf bir hikmet okuludur. Bu yolda hikmet ve marifet öğretilmektedir.

          Bütün hak mezhepler ve meşrepler, asla bir din değildir. Ancak dinin tefsirinden ve yaşanmasından ibarettir. Hiçbirisi dini tahrif ve tahrip etmez. Aksine dine hizmet eder. Her iki ekol de İslam’ın sukut ettiği ve içtihat yapılmasına imkan verdiği konularda, din adına sözcülük yapmış, mühim vazifeler görmüştür.

3

 

Tasavvuf tenkide açıktır. Doğru ve yerinde tenkitler tasavvufu batıl inançlardan temizler. Yanlış ve usulsüz tenkitler ise fitne olur, düşmanlık ateşini alevler. Tasavvufa hem adım atan hem de taş atan onu iyi tanımalıdır. Yoksa birisi cehalet, diğeri de gaflet ile kul hakkı yemiş, insana haksızlık etmiş olur.

Tasavvuf yeni bir din değildir, dini yeni bir anlayışla takdim şeklidir. Efendimizin sünnetini , sahabenin ,ehli suffanın yaşadığı züht hayatının günümüzde  yaşanmaya çalışılması çabasıdır.

Tasavvuf terbiyesi, Allah ve Rasulünün (s.a.v) öğrettiği edep üzere kurulmuş manevi bir ahlak eğitim sistemidir. Bu sistemin hedefi, takva ve edeple Allahu Teala’nın rızasına ulaşmış olgun insan yetiştirmektir.

Tasavvuf büyükleri terbiye metotlarını Kur’an ve sünnetten almışlardır. Bununla beraber insanlığın ortak değerlerini ve tecrübelerini kullanmışlardır. Bu yaklaşımlarında ise “Hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursa onu almaya en fazla hak sahibi odur”( Tirmizi,

Sonradan İslam’ı kabul eden Fransız bilim adamı Roger Garaudy böylesi bir sonucu şöyle ifade ediyor:  Tasavvuf, Hrıstiyan mistisizminden alınmamıştır. Yeni Eflatunculuk adlı felsefi anlayıştan ise asla kaynaklanmamıştır. Hint bilgeliğinden de doğmamıştır. Tasavvufun kaynağı Kur’an’dır.”( Bkz: Roger Garaudy, İslam ve İnsanlığın Geleceği, 38-42 )

Tasavvuf güzel ahlaktan ibarettir. Güzel ahlak, Allahu Teala’nın edebi ile edeplenmektir. Bu, içi ve dışıyla Allah adamı olmak demektir. Bu güzelliği elde etmenin yolu, samimiyetle Allah’ın Sevgilisi Hz. Muhammed’e (s.a.v) uymaktır.

Ona uyan Yüce Allah’a dost olur. Allah’a dost olan kimse, dünya ve ahiretin şerefini bulur, ebediyyen kurtulur. Bu sonuç her insan için en büyük hedeftir.

Sünnete en fazla uyanlar imanları kemale ermiş tasavvuf büyükleridir.

         Onlar yaşadıkları hayat içinde ,ibadetlerinde asla efendimizin sünnetinden taviz vermemişlerdir. Bir gün büyüğümüzün muhterem babaları sinek öldürdü. İçine bir şüphe düştü . düşündü ki, “Acaba sünnete muhalif bir iş mi yaptım?” Hemen mollalara talimat verdi, mollalar araştırdılar ,kitaplara baktılar, dediler ki: “Efendim , Hz. Resulullah (sav) de böyle bir durumda sinek öldürmüş.” Mübarek şükretti.

         Şah- ı Nakşibend hacca gitti. Arafatta herkezin duyabileceği şekilde şöyle şükretti: “ Elhamdülillah , evladımızı feda etmekte de , sünnete uyduk.” Yanındakiler bir şey anlamadılar, bir şey de soramadılar. Hemen sözleri ,söylendiği saati yazdılar. Buhara’ ya dönünce öğrendiler ki, mübarek pirin o saatte evladı vefat etmiş.

         Mübarek büyüğümüz, göz aydınlığımız da bütün hallerinde , ibadetlerinde sünnete harfiyen uyuyor ve çevresindekilerin de uyması konusunda sık sık uyarıyor. Biz de O ‘nun hayranları , evlatları olarak; önümüzde sünneti bütün hayatına tatbik eden canlı bir örnek bulmakla ne kadar şükretsek azdır. Çünkü şunu iyi bilmeliyiz ki; sünneti kitaplardan okuyarak uygulamak nerdeyse imkansızdır. Sünnet dini , hayatı yaşama sanatı olduğu için , yaşayanları görmek,tanımak ve örnek almakla ancak tatbik edilir. Rabbe sonsuz şükürler olsun ki, saadet asrından bize bir nefes ferahlık getiren yol göstericimiz var. Bizim işe yaramayan ömrümüzden , Allah kesip kesip onun ömrüne eklesin de O da Ümmet-i Muhammed’ in gönüllerine muhabbet tohumları ekmeye devam etsin inşallah.                                           4

Peygamberin yerine kendisini; sünnetin yerine aklını koyarak Kur’ anı anlamaya çalışan kimse , Allah ın istediği dini değil, nefsinin süslediği bir felsefeyi ortaya koyar.   Peygamber yerine kendisini, Sünnet yerine aklını koyarak Kur’an’ı anlamaya çalışan kimse, Allah’ın istediği dini değil, nefsinin süslediği bir felsefeyi ortaya koyar.  

Bilindiği gibi son zamanlarda Efendimizin sünnetini bertaraf etmek için KUR’ AN MÜSLÜMANLIĞI  gibi bir tabir ortaya atıldı. Gu ya kime teslim olduğu bilinmeyen küçücük akıllarıyla Kur’ an’ ı anlayacaklar ,yorumlayacaklar ve uygulayacaklar.

Tek görevi Allah’ın dinini tebliğ ve öğretme olan Hz. Peygamber’in (A.S.) fikir,

fiil, söz ve davranışlarını bilmeden ve örnek almadan İslam dini yaşanamaz. Birileri,  “O hadis ve sünnet olarak anlatılanlar sağlam değil, şüphelidir. Onlar olmadan da biz İslam’ı yaşarız” derse, o yaşadığı İslam dini değildir, başka bir dindir. Peygamber yerine kendisini, Sünnet yerine aklını koyarak Kur’an’ı anlamaya çalışan kimse, Allah’ın istediği dini değil, nefsinin süslediği bir felsefeyi ortaya koyar ve öyle yaşar. Bu şekilde ortaya çıkan ise; edeb içinde amel edilecek bir din değil, edebsizce bol bol laf edilecek bir felsefi ekoldür. Ayetlerde uyarıldığı gibi, bu ekolün başında şeytan, içinde nefis, sonunda ateş vardır. (Hac/4; Fâtır/6)

Allah Rasulü bunu haber vererek şöyle buyurmuştur: “Bilin ki bana Kur’an ile birlikte onun bir benzeri de verilmiştir. Tok bir şekilde koltuğuna kurulmuş olan bazı kimselerin ‘sadece bu Kur’an’a sarılın, Kur’an’ın helal dediğini helal, haram

dediğini haram kabul edin’ diyeceği zaman yakındır. Bilin ki, Allah’ın Rasulü’nün haram kıldıkları da Allah’ın haram kıldıkları gibidir.” (Ebu Davud, Tirmizi, İbn-i Mace)

   Tabiinin büyüklerinden Mutarrif b. Abdullah’a (R.A.) birisi; “Bize Kur’an’dan başka bir şeyden bahsetme!” dedi, o da cevaben “Allah biliyor ki biz, Kur’an’ın yerine geçecek başka bir şey istemiyoruz. Biz, Kur’an’ı bizden iyi bilenin Sünneti peşindeyiz” demiştir. (Şatıbî)

Cenab-ı Hak, Rasulünün sünnetine uymayı, hem Allah’ı sevmenin hem de Allah tarafından sevilmenin alameti ve günahların bağışlanmasına bir vesile sayıyor: “(Ey Habibim) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmran/31)

“Allah’ı ve peygamberlerini inkar edenler ve Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip ‘bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız’ diyenler ve böylece iman ile küfür arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu; işte gerçekten kafirler bunlardır. Ve biz kafirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa/151-152)

Allah Tealâ, Rasulüne itatı farz kıldığı gibi O’nun verdiği hükümlere muhalefeti sapıklık olarak nitelemiştir: “Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab/36)

O, Kur'an vahyinin doğrudan muhatabı olan tek kişidir. Yine O, hangi ayetin ne anlama geldiğini bizzat ayeti getiren Cebrail a.s.'a sorma imkanına sahip olan tek kişidir. İşte sahip olduğu bu üstünlük, O'nu Kur'an'ın doğru anlaşılması konusunda birinci derecede başvurulması gereken merci konumuna yükseltmektedir.

5

 

   Hiç bir sahabiden böyle bir söz duyulmamıştır. Hak olan hiç bir mezhep imamı ve fakih “Kur’an ve aklımız bize yeter!” dememiştir. Hiç bir muhaddis ve müfessir böyle bir şeyi dile getirmemiştir. Hiç bir veli, Hz. Peygamberin elinden tutmadan Allah’a ulaşacağını düşünmemiştir. Düşünenler velilik değil, delilik diplomasını almışlardır.

Hak mezhebe mensup imamlardan hiç birisi, küçük-büyük hiç bir hususta Hz. Peygamber’e (A.S.) muhalefet etmeyi düşünmemiştir. Çünkü onlar, Rasulullah’a (A.S.) uymanın vacip olduğunda kesin olarak görüş birliği içindedirler.

 

Muhaddisler hadisleri toplarken çok dikkatli davrandılar.        

Öylesine Titizdiler ki!...     Ashabdan Abdullah b. Amr (R.A.), en çok hadis rivayet etmiş bulunan Ebu Hureyre (R.A.)’den çok daha fazla hadis biliyordu. Çünkü Hz. Peygamber’den duyduklarını yazıyordu. Fakat Ebu Hureyre’nin 5374 rivayetine karşılık ancak 700 civarında hadis O’na dayandırılmıştır.

           En çok hadis rivayet eden sahabiden daha çok hadis bilen ve üstelik bildiklerini yazan bu sahabiden çok az hadis alınmasının sebebi oldukça ilginç. Çünkü O, Yahudi ve Hıristiyanların kitaplarını da inceliyordu.

Müslümanlar efendimizin hadislerini rivayet ederken ve naklederken  içlerinde hep şu korku vardı: “Kim bilerek benim adıma yalan söylerse, Cehennem’deki yerine hazır olsun” (Buhari, Müslim)

 

Bu gün en güzel hizmet sünneti yaşamak ve yaşatmaya çalışmaktır.

Günümüz de Efendimizin sünnetini yaşamak ,unutulmuş olanları ihya etmek hizmeti en büyük hizmettir. Çünkü ; unutulmuş bir sünnetin ihyası yüz şehit sevabıdır.

Sadaat-ı Kiramın yaptığı hizmet, Habib-i Kibraya’nın  Sünnetini  yaşamak , yaşanmasına örnek olmaktır.

 

Sonuç:

Aslında kılınan namazlar, tutulan oruçlar, verilen sadakalar, işlenen her çeşit hayırlar, İslâm yolunda tüketilen bütün nefesler tek gayeye bakar; o da Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanmaktır. Bunun da tek yolu Resulullah (sav)’ın sünnetine uymak ve hayatımızı onun hayatına benzetmek ve onu örnek edinmektir.

 

April 12

GÜL PEYGAMBERİM (S.A.V.)

 
 

 

 
                
pa.gif      animation2.gif   pal.gif       
 
 
      
 
             
                   

ÇOCUKLAR BÖYLE SEVER !!

SEVGİNİN BÖYLESİ

                 Medine'de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve peygamber aşığı bir kardeşimiz işin son günü sabah mesaisinde kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzere iken Resulullahın Ravzasında elektrik çarpması sonucu vefat etti ve Cennetul Bakiye defnedildi.

                Tabii ailesi mecburi istikamet Türkiye'ye döndü. O zaman 7 yaşında olan oğlu Nebi Doğanay bugün ortaokul ögrencisi. Kompozisyon dersi ödevi olarak bir makale yazmış ve birincilik almış. İşte o peygamber aşkını en derinden yaşayan bir yüreğin yansımaları...

                 Biliriz ki dil kalpten geçen her şeyi ifade edemez. Allah bize de bu kardeşimiz gibi Resulullah sevgisi nasip etsin. Amin. Bir seni güneşim, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geldiğim yerde...

İŞTE PEYGAMBER SEVGİSİNİN ÇOCUKCASI

              Bir ilkbahar gününde güller gibi kokan Medine'de dünyaya gözlerimi açmıştım. Doğduğum hastane senin Ravzanın hemen yanıbaşında olduğu için, duyduğum ilk koku senin bahçenin gül kokuları olmuş. Babam gelipte daha kulağıma ezan okumadan, kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş. 40 günlük olduğumda ilk ziyaretimi de senin Hane-i Saadetine yapmışım. İlk adımlarımı senin Ravzandaki mermerlerinde atmış ve Rabbimle ilk buluşmamı, ilk secdemi senin mescidinde yapmışım. Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın.   

               Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben. Belki seni çok tanımazdım ama sanki bana çok çok yakınmışsın gibi severdim seni. Senin evini her ziyarete gelişimizde seni görmesek bile senin varlığını hisseder, evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik.

                Çocuklar evde sıkılınca babaları parka, eğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medinede yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız sıkılmaz mıydı acaba hiç? Sanırım Medinedeki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı. Çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik efendisi vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerine ayakkabı ile basamazdık. Yalınayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kımbilir, korkardık belki de bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun bu da bizim hoşumuza giderdi.

              Babama sormuştum bir seferinde - Babacığım neden Medine bu kadar sıcak diye. Babam da: - Evladım Medine'de iki tane güneş var da ondan, derdi. - Nasıl olur babacığım, güneş bir tane değil mi? derdim. Babam gülerek:

         - Bak yavrum doğru, bütün dünyayı ısıtan bir güneş var ama bir de alemleri ısıtan ve aydınlatan güneş var. O güneş de Medine'de olunca sıcaklık iki kat oluyor. Babamın bu cevabı hoşuma giderdi ve ısınırdım. Gerçekten de ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu ama senin güneşinde, sıcaklığında içimizi ısıtıyordu. Medine'den ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama içimiz bir türlü ısınamıyor. Çünkü güneşimizin en büyüğünü orada bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesine gidemiyordum artık. Gerçi ışığı ta buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravzasında yalınayak koşmam lazımdı. Evet, bahçende yürürken ezanlar okunurdu. Öyle güzel okur ki Medine müezzini ezanı, sanki Bilali Habeşi okuyor sanırsınız. Namaz kılmak için Mescide koştururduk, bilir bilmez. Babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütunların altından gelen soğuk havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam 'incitmeyin sakın, onlar Ebu Hüreyre'nin kedileri' derdi, biz de inanırdık. Senin Mescidine kediler de girebilirdi. Sen çok iyi bir ev sahibiydin çünkü.

             Çarşamba günleri hep Uhud'a giderdik. Senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye, o bizim de amcamızdı. Kardeşlerimle Ayneyn tepesine çıkar oradan Uhundda yatan 70 şehide selam verirdik. Uhud dağına her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk. Uhudda senin Ravzanın kokusu gibi gül kokardı. Orası da ayrı bir gül bahçesi idi sanki. İşte benim yedi senem ki en değerli en güzel yıllarım senin köyünde, senin gül bahçende, senin savaştığın yerlerde sanki yanımda sen varmışsın gibi seninle dopdolu geçti.

             Seni görmesem de seninle yaşamaya o kadar alışmıştım ki senin yanından ayrılırken sanki bir yanım, bir canım, bir parçam orada kalmıştı. Buraları bana gurbet oluverdi. Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim ama hep büyüyünce gidersin diyorlar. Ben sırf senin yanına gelebilmek için büyümek istiyorum. Senin yanına geldiğim zaman büyümüş bile olsam bahçendeki mermerlerde yalınayak dolaşacağım. Taki güneşin içimi ısıtana kadar. Senin hasretinden içim üşüyor. Belki hasretin herkesi yakar, beni de üşütüyor işte. Çünkü benim ruhum doğduğumdan beri senin sevginle ısınmaya alışkın. Senin sıcaklığına o kadar muhtacım ki. Ne olur ben sana gelemesem bile sen beni hiç bırakma. Işığınla gecelerimize nur ol. Sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver.

                Hani sana Medineyken komşuyduk ya, evlerimiz birbirine çok yakındı. Senin varlığın bize güven verirdi hep. Yine öyle ol, arasıra da olsa evimizi şereflendiriver. Hem benim adım Nebi, aynen seninki gibi. Bu ismi bana seni çok seven bir dostun koymuş. Diğer adım da Muhammed, yine senin gibi. Bu ismi de canım babacığım koymuş. Buraya gelirken senin köyünde bıraktığımız babacığım.

              Sana benzeyen bir yanım daha var. Ben de senin gibi babasız büyüyorum. Ben çok şanslıyım, sen bize asla yetimliğimizi hissettirmedin. Medine'den ayrıldığımızdan beri sanki sen hep yanıbaşımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan güvenle uyuyorum hep. Seni tanıdığım ve seni sevdiğim için Rabbime binlerce kez teşekkür ederim. Babam senin köyünde kalmıştı. Biz babamın cenazesini gömerken abimin terlikleri babamın kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım. Çünkü abimin terlikleri hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyaret edişimizde ben de kimse görmeden terliğimi babamın kabri üstüne gömüverdim. İşte şimdi benim terliğim de hep babamla kalacaktı.

                Evet demiştim ya bir güneşimi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam ve terliklerim hep oradaydı, gelemezlerdi. Ama güneşim hep yanımızdaydı. Yetimlerin efendisi, yetimlerini hiç ışıksız bırakır mı? Dünyanın bir ucuna gitmiş olsaydık bizi bırakmayacağını biliyordum. Gözümüz gönlümüz seninle aydınlanır efendim. Ruhumuz, içimiz sıcaklığınla ısınır. Bir gün sana gelişim geç bile olsa bana, Gül bahçesinin mermerlerinde yalın ayak koşmak nasip et. Taki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun. Terliklerimi bıraktığım o güzel mabed son durağım olsun.

March 30

Duamız!

Gül bahçesine dönmüş gönlünüzün saflığında, güzelliğinde yoğrulmuş dualarınıza çok muhtacım.
 
OL DEYİNCE OLDURAN ,ŞOL GÖKLERİ DOLDURAN RABBİMİN
 DOKSAN DOKUZ İSİMİNİN HÜRMETİNE!
 EL AÇIP AMİN DİYEN Bİ ÇARE KULLARIN DUASINI ALLAH KABUL EYLEYE…
. HAK RIZASI İÇİN YOLA ÇIKMIŞ,EHL-İ İMANIN YOLUNU RABBİM ASAN EYLEYE…
AYAKLARINA TAŞ DEYMEYE. GÖZLERİNDEN YAŞ EKSİK OLMAYA…
YA İLAHİİ.. CENNETİNDE CEMAL GÖRMEK ARZUSU İLE SANA YÖNELEN,
RIZANI TALEP EDEN BÜTÜN KULLARINA RAHMETİNLE YOLUNU AÇ.,
BİLMEDİKLERİNİ ONLARA VE BİZE ÖĞRET.
YANILIP DA HATA İŞLEDSEK MERHAMATİNLE BİZİ RAZINA ÇEK.
 KALPLERİMİZİ DİNİN ÜZERE SABİT KIL.
BİZE DUANIN EN GÜZELLERİ İLE SANA EL AÇMAYI NASİP EYLE.
 KABUL EDECEĞİN NİCE GÜZEL DUALARI KALPLERİMİZE İLHAM EYLE ALLAH’ IM ..
AMİN ....
 
No list items have been added yet.